Emekli oluşumun ilk yıllarıydı. Bende bir heves. Bağ bahçe işlerine öyle sardım ki gündüzler az geliyor. Babadan kalma tarlamıza ne ekeceğimizi düşünürken Hanım;
“En iyisi kabak. Hem işi az hem de çekirdeği para ediyor. Kabak ekelim” dedi. Aklıma yattı. Mayıs ayı tam ekim zamanı. Bir fikir daha ileri sürdü bizim iç işleri.
“Ablamlar da düşünüyorlardı İltaş tarlasına ekmeyi. İsterlerse soralım buraya eksinler.”
“Ortak mı olalım? Bak o da olur. Bir elin nesi var iki elin sesi var derler. Sor bakalım.”
Olur demişler. Planlamayı yaptık. Onlar Kayseri’deler yalnız. İş zamanı gelecekler. Tarla, tohum bizden, geri kalan masraflar ortak, öyle olurmuş.
“Dayımın patpatı var. Ben konuşayım bir gün gelsinler ekelim” dedi.
“Tamam” dedik ve dayıları yetişkin oğluyla birlikte geldiler. Aslında bizim de babamızın dayısının oğlu olur. Bacanağın da. Yalnız onlar aynı köylü oldukları için daha çok görüşüyorlar. Bacanağı da bacanak olduktan sonra tanıdık akrabalığımızı. Bacanağın annesinin oğlan kardeşi oluyor, doğrudan dayısı. Neyse ekim günü toplandık. Patpatın arkasındaki demire bir çuval bağladılar. O bir karış derinliğinde iz açıp gidiyor. Tohum o izin içerisine atılıyor. Bir dahaki dönüşte de üzeri kapanmış oluyor.
“Gübreyi nereye atacağız?” dedim. Fenni gübre tabi. Dört beş çuval aldım. Hem de en kuvvetlisinden.
“Biz tohumun üstüne atarız” dedi dayı.
“O zaman gübre tohumu yakmaz mı”? diye endişeyle sordum.
“Bir şey olmaz, biz öyle ekeriz her sene. Güzel de kabağımız olur.”
“Hadi öyle olsun bakalım.” Dedik ve başladık. Hanıma,
“Bir çızı da dülbet kabağı ekelim (balkabağı) kışın tatlısını yaparız.” Dedim öyle yaptık.
Aradan on gün geçti. Bakmaya gittim. Otlar kabaklardan önce çıkmaya başlamış. Tek tük de kabak görünüyor. Üç beş gün daha bekledik. Yağmurlar da bastırdı. Ot bürüdü tarlayı kabak yok. Eşip baktım ki çoğu tohumlar çürümüş. Kimisi biraz çimlenip kurumuş, sanırım yağmurlardan.
“Bacanakla, gübrenin tohumu yaktığı kanaatine vardık. Çareyi yeniden bir daha ekmekte bulduk. Bu sefer gübreyi tohumun üstüne değil de etrafına yarım ay şeklinde değmeyecek şekilde yaptık.
Kabak on günde çıkar. Bu sefer çıktılar. Hem de fazla fazla. İlk ekilişinde bitmeyenler de çıkmış. İyi olsun bakalım fazlaları çapa yaparken seyreltiriz sorun değil” dedik.
Herkes çapayı bitirip suyunu verirken biz bacanakların galipte çapalamayı bekliyorduk. Onlar da doğal olarak okulların kapanmasını. Haziranın on sekizinde okullar kapandı. Yirmisinde cümbür cemaat geldiler. Tarla öyle bir otlanmış ki, sanki kabak değil de ot ekmişiz.
Bir başından başladık tarlanın. Tek tek kabakları ayırt ederek otlardan temizlemek tam üç gün sürdü. Ortaya çıktılar. Yarın da gelir sularız, dedik, gittik. Ertesi günü ben erkenden kalkıp gittim, suyu kanaldan almak için. Yol boyunca bakıyorum ağaçların yaprakları bir tuhaf görünüyor gözüme. Bilhassa ceviz ağaçlarının. Ekilmiş domates fideleri de dalları yere düşük düşük.
Tarlaya vardığımda bizim kabakların da aynı şekilde olduklarını gördüm. “Herhalde çapa yaparken örselendiler ondan böyle duruyorlar” dedim. Sulamaya başladım. Az sonra hanım, baldız ve bacanak geldiler. Baldız, “enişte geçmiş olsun.” Ne oldu ki” dedim. “Soğuk almış hep” dedi. O zaman bendeki jeton düştü. Bacanak da “emeğimizi elimize verecek mi ne yapacak” dedi? Baldız bir daha “verdi bile” dedi. Onlar rençberlikle uğraştıkları için benden iyi biliyorlar.
Her ihtimale karşı ben sulamaya devam ettim. O gün bütün mevkiyi soğuk yakmış. Annem “gün dönümü fırtınası, korkulur” demişti. Hıdırellez’den sonra ekmiştik lakin bu seferde gün dönümüne yakalandık. Kimileri söküp yeniden ektiler. Kimileri öylece bıraktı. Biz de kaderine terk ettik.
Aradan bir hafta on gün kadar geçti. Gittim ki arada kalanlar büyümüş serpilmiş. Sulandığı için önceden topraktan çıkamayanlar da çıkmışlar, iki defa gübrelendiği için toprak da kuvvetli. “Allah’ın hikmeti. Olacak galiba” dedik bakımına devam ettik. Çapa su derken emeğimizin karşılığı olarak koca koca kabaklar verdi Allah.
Güz gelip de olgunlaşınca onların kırıp çekirdeklerini çıkartmak gerek. Yine geldiler bacanakla, baldız. Hep birlikte dört beş gün çalışıp onu da başardık. Bir römork da bal kabağımız oldu. Bal kabaklarına dokunmadık. Kar yağıncaya kadar tarlada kaldılar. Yalnız çekirdekleri çuvallarında muhafaza edemiyoruz. En çok iki günde bozuluyorlar. O haliyle de satamadık. Bekletemeyeceğimize göre, kavurtalım öyle muhafaza edelim dendi. Bacanak “ben Kayseri’de kuru yemişçilere satarım” dedi. Kavurtmaya karar verdik. Lakin ilçedeki çekirdek kavuranların hangisine gitmişsek, “abi üç gün kavuramam, beş gün kavuramam, sıra çok” dediler. Çözüm olarak Ortahisar’daki bir fırıncı “ben kavururum” dedi ve çıkardığımız çekirdekleri aynı gün Ortahisar’a götürüp fırına bırakıyorduk. Kavrulanı da alıp eve getiriyoruz tabi. Böyle böyle üç yüz kilo çekirdek kavurma parası verdik. Yüz ellişer kilo bölüştük. Alıp gittiler.
Uzatmayalım, bacanak kendi yiyeceklerini ayırmışlar, beş liradan, üç liradan tutturabildiğine satmış iyi kötü paraya çevirmişler. Bizimkine gelince, bal kabaklarını koyacak yerimiz bile yoktu. Manavlar “bizde de dolu. Bedava versen alamayız” dediler. Velhasıl cebimizden çıkan onca masraf ve emeğe karşılık, üç dört yıl boyunca bol bol kabak çekirdeği yedik. Komşular ve tanıdıklarımız da bal kabağı… Bedavaya dağıttık.
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi