“Dayım benim; altı Temmuz iki bin on dokuz cumartesi günü itibariyle doğup büyüdüğün baba ocağı her zaman sevdim dediğin anılarınla dolu köyüne geldin. Hoş geldin sefalar getirdin. Her gelişinde olduğu gibi bu sefer de bekleniyordun. Mutlu ettin bizleri.
Bu senin ayrıcalığın olsa gerek. Seviliyorsun, özleniyorsun, bekleniyorsun. Ben nice dayı-yeğenler gördüm el gibiler. Hatta isimlerini bile zikretmeyenler var birbirlerinin.
Ben doğmadan bir yıl öncesi öğretmen olmuş, ben doğduktan bir yıl sonra da evlenmişsin. Öyle hatırlıyorum anlatılanlardan. Her neyse, o zamanlardan aklımda kalan senin şimdiki halinden biraz topluca, bıyıksız, sakal tıraşlı ve temiz giyimli oluşundu. Konuşurken cümlelerin düzgün, kelimelerin özenle seçilmiş vurgulu ve etkili olurdu. Malum babalarımız ve gördüğümüz diğer insanlar sakalları uzamış, ayaklarında kara lastik, iki lafı bir araya zor getiren, giysi bile denmeyecek pırtılar giyen kalabalıktan oluşuyordu… Hele yengemin gelişi endamı, güzelliği, yumuşak munis konuşması, seni bir yerlerden alıp başköşeye oturtuyordu bizim nazarımızda. Konuşuyor, anlatıyor mevzusuna göre bilgiler aktarıyordun etrafındakilere. Birikimin vardı. Şehirde yaşıyordun. Öğretmendin, kıymetliydin şüphesiz.
Annem, dayın gelecek dediği zaman, günlerini saymaya başlardık kardeşimle. Kıymetli yiyeceklerimizden senin için saklardık. Başta annem, “bak bunu dayın için ayırdım, dokunmayın ha” dediği zaman dokunulmazdı. Onuruna davetler verilirdi. Babamın yanında da hatırın vardı. Hiç unutmam, altmışlı yıllardı. Babaannem vefat etmiş, İstanbul’daki amcam cenazesine gelmemişti. Aradan beş yıl geçti, Dedem vefat edince de gelmedi. Buna kızgındı anlaşılan. O günlerde ben postaneden babama yazılmış iki mektup birden getirdim. Biri amcamdan, diğeri senden geliyordu. Büyük odada, önce amcamdan geleni açtı, okurken yüksek sesle söylenmeye başladı. Mektupları yere fırlattı. “Anasının, babasının ölüsüne gelecekmiş de bana yük olurum diye gelmemiş, öyle yazmış.” Ağzına geleni verdi sonrasında. Çıktı gitti. Senin mektubun okunmamıştı. Beni alakadar eden oydu. Günün akşamına, “getir bakıyım şu dayının mektubunu da okuyalım. Canımın sıkısından onu unuttuk” dedi. Sen o mektubunda, ameliyat olduğundan, çok az bir hastalığın kaldığından bahsediyordun. Hepimize selam vardı.
O zaman da bizlere hediyeler getirirdin. Bizimle çocuk olur, genç olurdun. Bazen de birlikte ava gider kuş avlardık. Bazen diskolara gidip dans ederdik. Ortaokulu bitirdiğimde Anıt Kabir’e seninle gittik. Bana harçlık verdiğin de olmuştur. İlkleri sen yaşattın bizlere. İlk mektubu sana yazdım okulda. Bayram tebriği örneklerini de sana yazardım. Sen de bana yazardın. Amcama da yazardık, ama o cevap vermezdi ki. Kısacası en azından benim için rol model oldun. Şimdi böyle diyorlar. Yani örnek alınan kişi. Benim öğretmen oluşum da bu sebepledir bundan emin ol.
Pazar Ören’e gidişiniz Hüseyin Polat, Lütfi Selçuk ve Sen. Girdiğiniz sınavları, onların bir şekilde elenişini, yalnız kalışını, gidip gelmelerdeki zorluklarını, öğretmenlerin yaklaşımını, muzipliklerini anlattın durdun. Hala da anlatıyorsun. Bunları ilgiyle dinledik. Bazen üzüldük, bazen güldük. Bazı zaman da şaşırttın bizleri.
Çoğunlukla yalnız geliyordun. Yengeyle aranızda geçen tartışmaları anlatıyordun. Biz hep senden yana oluyorduk. Mağdurdun, tek maaşlı, üç çocuk zor geçiniyordunuz. Ama yengenin çok tutumlu olduğunu da yine senin anlatılarından biliyoruz. Bir olay anlattın bizlere; daha o zaman ben ilkokulda okuyordum. “Giyecek pijamam kalmamıştı. Eski pantolonumu giydim yatarken pijama yerine” diye. Acaba pijama ne ki, diye şaşıp kalmıştım?
Gök Çakılı birlikte sulamaya gittik. Gece tabi. Anılarını anlattın. Birlikte halay çektik mezar duvarında. Bize çok şeyler anlattın tabi. O zamanlar faydalandık. Daha yetişme çağındaydık çünkü. Senin tecrübelerin vardı. Birikimin vardı. Bilhassa öğretmen okulundayken, staj yaparken mektuplaşır, sana takıldığım yerleri sorardım. Öğretmenliğimin ilk yılında tek öğretmenli, birleştirilmiş sınıf yıllık, ünite planlarının örneklerini sen göndermiştin bana. Karaağaçlı Köyü İlkokulu diye yazıyordu planların üst başında. Ben onlara bakarak kendi planlarımı geliştirdim. Benim gibi olan birçok arkadaşımın dayıları yoktu. Onlar nasıl yaptılar, kimlere danıştılar bilmiyorum?
Boykota katıldığını, sürgün yediğini, gittiğin köyde başına gelen hadiseleri en ince detayına kadar dinledik. Sana hak verdik. Yani dayıcığım, bize anlatmadığın çocukluk, öğrencilik, meslek hayatınla alakalı bir şey kaldığını sanmıyorum. O derece yani. Sır olanlar varsa onu bilemem tabi. Emekli olduktan sonra da devam ettin. Bunlara ilaveten Atatürk’ü ve siyasi gelişmeleri de bu mevzulara katarak devam ettin, hala da anlatıyorsun. Yaklaşık aynı şeyleri söylüyordun, ama anlatmıyor dikte ediyordun. Farkındasın veya değilsin bilmiyorum. “Bunun doğrusu bu, bu böyle” diyordun. Değişen bendim. Büyümüş, yetişkin olmuş o mevzuların tam içindeydim. Görüş ayrılıklarımızın olması doğal değil miydi? Gülü gül diye, leylağı leylak diye koklamak gerekmez miydi?
Tartıştığımız günlerde beni çok suçladın. Kapatılmış okuluna, ölmüş milli kahramanlara laf söyletmem dedin. Hala aynı düşünce de olduğuna eminim. Tek yanlı kaynaklardan edindiğin bilgileri doğru kabul edip, bizimle tartıştın. Siyasi görüşte de ayrıldık. Prensip olarak kimseyle siyasi tartışma yapmam ben. Siyaset yaptım ben, kendi çapımda hizmet ettim. Ben bunları, siyasi ortamlarda gerekmişse dillendirdim. Yoksa laf olsun diye boş boşa konuşmadım.
Dayım, sen bana elli altmış yaşındaki yeğenine öğrenciye anlatır gibi mevzular anlatıyordun hala. Buna gerek var mıydı? Ben de senin gibi otuz sene anlattım durdum öğrencilerime. Biliyorum bunları. Üstelik bir defa değil, her gün başından başlayarak defalarca. Aşağılandığımı, aldatıldığımı düşündüğüm halde. Benim, kanaatimi değiştirmek mecburiyetin mi vardı ki kırmak pahasına tartıştın? Onu koruyan kanunlar var. Bizi kim koruyacak? Küsmedim, darılmadım, ama üzüldüm… Üstelik bu anlatılanların salt gerçeğini ben biliyordum. Kaynaklarımız farklıydı belki. Sen onları elinin tersiyle itip, bunlar yanlı yazılmış diyordun. Senin kaynaklarının yanlı olmadığı ne malum? Belgeleri var dediğin zaman, ben de sana aksi belgeler sunabilirdim. Sorgulanması gereken belgeler iken, biz birbirimizi sorguluyorduk. Yahu ne olursa olsun, biz neden tartışıyorduk? Doğrusu, eğrisi tarih olmuş. Biz mi düzelteceğiz? Sen veya ben tarihçi miyiz ki, sorgulayalım? Onca yıl onlarca tartışma yaptık, neyi değiştirebildik? Ancak birbirimizi incittik…
Tartışma yaparken birbirimizi bir hayli kırdık, farkındayım… Aynı kandan, aynı topraktanız. Belli bir olgunluğa geldik. Yolumuzu görecek ferasete ve bilgiye sahibiz. Herkes yoluna diyelim. Ben sevdiğim, saygı duyduğum dayımı üzdüysem özür diliyorum. Helallik istiyorum. Hakkını helal et. Benim hakkım da var ise zerresine kadar helal olsun. Allah hayırlı sağlıklı uzun ömürler versin.”
Geçtiğimiz yaz kaybettiğimizde doksan yaşını tamamlamıştı. Asrın hastalığı dedikleri Alzheimer’a yakalanmış, yedi yıl içerisinde bütün bildiklerini, birikimlerini kaybetmişti. Çocuklarını dahi tanıyamaz duruma düşmüş, adını bile unutmuştu. Allah rahmet eylesin.
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi