ATIŞLA İMTİHAN
-65 bin lira, pazarlıksız, dedi.
Şöyle kafamdan bir hesap yaptım, dört maaşımdan fazla tutuyor. Bu paraya aldık desek, adama deli derler.
-Kılıfını veririm, on tane de fişek, mal işte burada ister alın ister almayın?
Birbirimize bakıştık arkadaşla, boyun büktüm, ne yapalım dercesine? Arkadaş,
-Tamam alıyoruz, hayırlı olsun iki tarafa da. Ver parasını Cafer’in.
Adı Cafer’miş demek ki sarı, çilli ufak tefek biri. Göçmen olduğu konuşmasından belli. Adam parayı aldı, kâğıdını getirmeye evine girdi. Arkadaş bana dönüp,
-Hayırlı olsun, ama o paraya da değer doğrusu. Bundan iyisini de bulamazdık. Ben evvelini biliyorum, Ali ……’ın oğlan bunu, Alman Konsolosunun oğlundan aldı. Sürek avına giderlerdi. Çok kurşun attılar bununla. Görüyon mu bak, bir tane boşluk var mı? Sağlam tüfek canım.
Babam ne diyecek bakalım. Eskisi kadar pek işime karışmıyor, ama gene de belli olmaz. Ben de o zaman “sen Almanya’dan getirmiş olsaydın bunlara lüzum kalmazdı” der, işi bitiririm.
Tüfek alacağım, dediğim zaman babam,
-Oğlum, Medine Halanın damadı Almanya’dan getirdiydi. Bir sorayım bakayım duruyorsa onu alalım, dedi.
-Hangi damadı?
-Ahmet canım, Emine’nin kocası.
-Onlar burada değil ki, kimden soracaksın?
Neyse birkaç gün sonra, sormuş kimden sorduysa,
-Duruyormuş, hadi gidelim de getirelim, dedi.
Hacı Murat’a bindik. Sürdük İbrahim Paşa’ya. Medine Halam bizi görünce sevindi. Elma, armut, ceviz, kuru kayısı, yaş üzüm, köftür neler neler getirdi ortaya. Eskiden beri çalışırlar. Bağ, bahçe işleri çok olur. Böyle yiyecekleri de. Yaş üzüm deyince halamın yaptığı bir iş aklıma geldi. Hava iyice soğumuş, kar atıştırırken, bağa gitmiş. Parmak üzümleri daha dalında duruyormuş. Belli olmuş ki bu gece soğuktan donacaklar. Bir eşekle hepsini getirmek de imkânsız. Acele acele üzümleri kesip bağın bir yerine yığmış. Üstünü çuvallarla, bağ yapraklarıyla örtmüş. O gece bütün köylünün üzümleri donmuş soğuktan. Halam ertesi günlerde almış getirmiş üzümleri eve. O yüzden komşuları halamdan için “akıl kutusu” demişler.
-Gel benimle, dedi.
Başka bir odaya geçtik. Şişman yaşlı da üstelik, iki tarafa sallana sallana zor yürüyor. Bir sandığın başına oturdu. Kilidini açtı, içindekileri bir bir çıkartıp kenara koyuyor. Ne kadar da öteberi varmış, tıkış tıkış doldurmuşlar. En altından çıktı. Pembemsi lekeli, (sanırım büyükçe bir iç çamaşırı) büyükçe bir beze sarılı. Bana uzattı.
-Al kuzum, içeri götür de ben şunları yerleştirip geliyorum, dedi.
Oturduğumuz odaya götürdüm, hemen açtım ki, ne göreyim. Tüfek olmasına tüfek de her yanı yağ, pas içerisinde. Ele alınacak hali yok.
-Ne olmuş buna böyle ya? Dedim şaşkınlıkla.
Olayı Halam aydınlattı. Seksen ihtilalinden sonra, evinde silahı olanlar, getirip teslim etsinler dendiğinde korkmuşlar. Emanet teslim de edememişler. Ararlarsa bulamasınlar diye götürüp ahıra gübrelerin içine gömmüşler. Orada kaç ay durduysa, gübrenin asidi böyle paslandırmış. Halam,
-Mehmet bak, bu Ahmet’in biliyorsun. Götürün, kullanın ama isteyince de getirin, tamam mı? Yakalatıp ne etmeyin, diye tembih tembih üstüne.
Gaz yağıyla, benzinle uğraşa uğraşa biraz ortaya çıkardım. Çifte, on iki numara. İspanyol malı. Ama öyle ağır ki, avda nasıl taşınacak bilmem. Namlunun içi de bir hayli karıncalanmış. Yağladım birkaç gün öylece kaldı, sonra sildim. Nispeten temizlendi. Hele ki çalışıyor. O zaman görev yerim olan köye götürdüm. Avcı arkadaşlar birer ikişer tüfek bakmaya geldiler. Namlusu onlarınkinden on santim daha uzun. Zaten köyde bir çifte, bir de otomatik tüfek var. Geri kalanı hep tek tüfek. Kimi ağırlığına bakıp, bu trap tüfeği dedi. Kimi kaz avı için dedi.
Bu tüfekle bir defa kaz avına gittik. Onu da geç kalmışız, kazlar yüksekten geçiyorlardı. Bir iki attım ama ulaşmadı. Doğru dürüst atmadım bile. Yaz tatiline geldik, sene seksen bir. Oğlunun karısı kaçmış birisiyle “tüfeği almaya geldim, evde bir silah bulunsun” dedi. Aldı gitti.
Şimdi görevim, başka bir ilçenin köyünde. Bir senedir emanet tüfeklerle ava gidiyordum. Hele okullar açılsın, köylü bir tüfek görsün diyorum içimden. Gerçekten bu aldığımız, öncekine bakarak tertemiz, kibar, üst üste namlulu. Yalnız on altı numara. Bizim buralarda pek tutulmaz arazi engebeli olduğu için. Ama saçmayı uzağa atar, toplu atar ötekine nazaran, böyle avantajları da var.
İlk deneme atışımız, küçük bir maden suyu şişesine oldu. Seksen adım saydık, sekiz numara saçma ile. Şişe olduğu yere yavaşça devrildi. Kırılmamıştı, ama içinde birkaç tane saçma vardı. Şişeyi delip içinde kalmış. Artık iyiliğinden mi, yoksa neden bilmiyoruz?
Eylül ayı, okulların açılması yanında av mevsiminin de açılması anlamına geliyor. Şimdilik sadece bıldırcın, çil avı serbest. Bıldırcın patateslerin içerisinde olur. İkindiden sonra ekin tarlalarına çıkarlar. Bende sadece Cafer’in verdiği Avrupa dolusu fişekler var. Birini attık dokuz kaldı. Okul çıkışından sonra, fişekleri cebime koydum, tüfek elimde Kadir’in patates tarlasına gittim. Biraz, nefeslendikten sonra birlikte aramaya çıktık. Ekin yerlerinden yürüdükçe önümüzden uçuyorlar. Atıyorum, vurmuşsam ancak önümüze düşenleri bulabiliyoruz. Patateslerin içine düşenler bulunmuyor. Sekiz tanesini attım, üç tane bıldırcın vurabildim. Onlar da parça parça oldu, yenilip ne etmez. Çünkü hava sıcak çok sert patlıyor. Bir de yakından atıldığı için küçücük kuş parçalanıyor.
İlk şehre gidişimde aldıklarım, bir sırt çantası, fişeklik, harbi, su matarası, iki kilo saçma, yüz gram barut (Fazla vermiyorlar) otuz kadar da boş kovan. Epey de bir para tuttu, ama ya vereceksin ya da bu işi yapmayacaksın. Kural böyle.
Tüfeği görmeye geldikleri halde, çantayı görmeye tekrar gelenler oldu. Bunlar işin bahanesi tabi. Maksat muhabbet olsun. İki üç kişi bir araya geldiler mi, birbirine söylüyorlar, “hadi gidelim bir bakalım” deniyor. Sanki kamyon almış kadar popüler olduk. Yalnız kapı komşu Şakir Ağa (Deli Şekir),
-Bunlar boş işler, paranı harcama böyle şeylere yiğenim, diye nasihat verdi.
O da çok uğraşmış zamanında buna benzer boş işlerle de şimdi aklı başına gelmiş. Deli Şekir lakabının biri. Daha, kamyona gittiği için Kamyon Şakir, bir ara geri kaçan kamyonu durdurmak için duvarla kasanın arasında kalıp, kaburga kemiklerini kırmış. Bundan dolayı Takoz Şakir, bir 23 Nisan Bayramında oyun çıkaracağım diye at olup ayağını kırmış. At Şakir lakabını da buradan almış. Böyle çok kırıklı bir bedene sahip olduğundan olsa gerek, bir lakabı da Haşat. Ama en popüleri şüphesiz Deli Şekir. Şakir değil, Şekir.
Geçen seneydi. Okul paydos oldu, arkadaşlarla beraber kahveye doğru yürüyoruz. Okulla arası üç futbol sahası uzunluğunda var. Öyle dümdüz, orta yol derler zaten. Kahve, yolun bittik yerinde yaklaşık bir metre yüksekte. Önü de sahne gibi. Bir kalabalık toplanmış, elli altmış kişi var. Sahneye bakıyorlar. Acaba bir olay falan mı var derken, yaklaştıkça Mehmet Hoca,
-Yav, Deli Şekir ya, dinletiyor gene, dedi.
Sahnede o var kendini öyle kaptırmış ki,
-O vahşi boğanın üstüne bindim. Kükreyen, yere göğe sığamayan o azgın hayvan oldu bir inek, sakinleşiverdi. Tekmelerim, bağırır çağırırım hiç ne atlıyor ne zıplıyor. “Ne yaptın sen” diyorlar. Koca İbraam bulunduğu yerden bağırıyor,
-Yalan söylüyor, hep yalan, inanmayın…
-Yalan tabi. O dediğim Amerika’da olur. Ben Amerika’ya mı gittim? Filimde gördüm.
Şimdiye kadar dinlemişler ne anlattıysa.
-Şu İstanbul’a gittiğini anlat hadi, dediler. Biraz soluklandı, biz de dahil olduk seyircilere.
-Buradan Rafet’in patates kamyonuna bindim, İstanbul’a gideceğim Yaşa Emmime. Daha yaşım on dört, on beş. Kamyon benzinli Thames. Nevşehir’de iki tane var biri bu işte. Öteki de şeherdeymiş. Yollarda dura dura, köylere kentlere uğrayarak üç günde Harem’e vardık. “Biz karşıya geçmeyeceğiz, sen başının çaresine bak” dediler. Onlar yürüdü gitti. Şöyle etrafıma baktım, ilerde kayıkçılar var. Birinin yanına vardım.
-Emmi, beni karşıya geçirin mi?
-Paran var midur?
-Var, dedim.
-Haçen bekle biraz, bir kişi daha celsun cidelum, dedi.
Orda dikiliyorum, gelen geçen bana bakıyor. Ayaklarımda diz kapaklarıma kadar çekili allı, güllü, püsküllü çorap. Külot pantolon, üstünde iki taraftan cepli cepken, belimde de sarılı şal kuşak. Ayağımda da burnu kalkık yemeni.
En uca oturdum. Kayıkçı küreklerin başına, öteki iki kişi de karşılıklı oturdular. Çek kayıkçı kürekleri. Çek babam çek. Bir saat mi, iki saat mi? Karşıya yanaştı. Hemen atladım iskeleye çıktım. Adam,
-Haçen evlat para vermedun,
-Param yok ki, dedim, koştum gittim. Arkamdan,
-Madem paran yoğidi, niye bindun kayiğuma. Arkamdan gelemedi kayığı bırakıp.
Az ötede baktım bir kalabalık. Adamın biri kocaman bir ayıyı, elinde def oynatıyor. Arada,
-Hadi bir selam, Kocakarılar nasıl yürür, gelinler nasıl hamur yoğurur, gibi komutlar veriyor, ayı da söyleneni yapıyor? İlk defa görüyorum ayıyı. Ayıcının yanına yaklaştım,
-Dayı, bu güreşir mi? diye sordum.
-Güreşir. Güreşsen mi?
-Güreşirim, dedim. Ayıcı, çenesinin altından zincirini çıkarıverdi, saldı ortaya,
-Haydi bre pehlivan, diye bir de nara attı, biz kapıştık. Köydeyken de güreşirdik, işte herkes bilir. Ayı doğrudan belime sarıldı tuttuğu gibi savurdu beni. Ta seyircilerin arasına gittim, amma düşmedim. Beni gene ortaya ittiler. Bir daha, gene belime geliyor, bu sefer ben çift daldım, sırtüstü yere vurdum, zınk etti. Bıraktım, hemen ayağa kalktı, nerem gelirse kolum, boynum bacağım, tuttuğu yeri ısırıyor. Kızmış iyice. Hele ki dişlerini sökmüşler de öyle parçalamıyor, geviyor. Yeniden tutup yıkıyorum, gene kalkıp saldırıyor. Ayı bu, yenildim demiyor ki. Seyirciler üç dört katına çıktı, ayıcı memnun. Tamam, yeter diyorum, çıkacak oluyorum. Ne ayı bırakıyor ne seyirci. Belki on defa sırtını yere vurdum ayının, gene yenilmedi. Bende ne üst kaldı ne baş, cepken yırtıldı, parçalandı. Çoraplar ayağımdan çıkmış, üstüm başım kan ter içinde.
-İşte bu doğru, dedi, Koca İbraam. Ellerini havaya kaldırdı alkışladı, hepimiz iştirak ettik. Ama bunları anlatırken adeta yaşıyor adam, ses tonu, mimikleri, ancak o kadar olur.
Porsuk lakaplı İbrahim anlatıyor.
-Arabadan sapı harmana yıktık, şöyle etrafını toplamam lazım. Öğlen geçti, “Dayı, sen nasılsa eve gideceksin, atı arabayı bizim eve bırak, oradan geç. Amma sakın koşturma, hayvan zaten yorgun, terli dedim” arkasından. “Yok, canım koşturur muyum hiç” dedi. Arabaya atladığıyla, daha harmanın içinde, kamçıyı yapıştırdı hayvana. Arabanın üzerinde bacaklarını açmış ayakta duruyor kovboylar gibi. Deeh… Demesiyle hayvan parladı, arkasından toz duman. Tüh, dedik ama iş işten geçti. Neyse işimi bitirip eve geldim, hayatta bir beyaz at durur. Kiminse bu at, misafir geldi herhalde, dedim içimden. Yanına vardım ki bizimki. Siyah at köpükten bembeyaz olmuş, ne kadar sıkıştırdıysa. Yattığı yerden bir daha kalkamadı, çatladı öldü…
İşte Deli lakabı da bu ve bunun gibi maceralarından geliyor. Oğlu Mustafa’yla kahvede çay içiyoruz. Babası da ahbaplarıyla okey oynuyor. Kaba boydan bir uzun hava patlattı. Kahve sus pus herkes onu dinliyor. Öyle güzel söylüyor ki Urfa yöresinden. “Bende bu dağların nesine geldim, nesine geldim. Seherde öten bülbül aman, sesine geldim, sesine geldim. Ses hem gür hem de makamına getiriyor. Bitti, oyunlarına devam ediyorlar. Mustafa bana işaret etti,
-Bak, biraz sonra ne olacak izle, dedi. Demesiyle Şakir Ağa, ayağa kalktı, masayı devirdi, taşları dağıttı,
-Oynamıyorum işte, hile yapıyorsunuz, taş çalıyorsunuz. Yazık size, kalıbınıza… Daha neler neler söyledi, çekti gitti.
-Arada böyle parladığı da olur, babam böyle biri işte, dedi.
“Ben avsınlıyım, beni akrep, yılan, falan sokmaz. Bizim Muhtar var ya o yılandan çok korkar. Onların ekinini işledik. Bir kayanın üzerine oturduk dinleniyoruz. Taşın altında bir delik var, elimi soktum yumuşak bir şey değdi. Hacı Ağa, dedim şahadet getir yılan geliyor. “Eh gayrı hazır mı, elinin altında” dedi inanmadı? Delikten, çektim çıkarttım ki koca yılan, önüne atıverdim. Hacı ağa, diz çökmüş, ellerini açmış, sesi de çıkmıyor “ eş.. eş.. eş, deyip duruyor, şahadet getirecek… Karaketir’den akrepleri topladım cebime koydum. Ahmet Emmim de kapıda oturur. “Ya emmi, ben bir şeyler buldum bağda, sen anlarsın bunlar ne bir bak” diye avucuna koyuverdim? O da yenecek bir şey sandı herhalde. Görüverince, “ulan bunlar ne, çabuk topla, çoluğu çocuğu sokarlar” diye bastı yaygarayı, diye anlattı bize oturmaya geldikleri bir gün.
Herkes onun huyunu öğrenmiş, eyvallah diyorlar, iyisine de kötüsüne de. Onu ben bu köyün bir değeri, rengi olarak gördüm. Çok yönlü birisi. Eğitimini almış olsa kim bilir ne sanatçısı olurdu? İlgi çekmeyi başarıyor, onun olduğu meclisler hep şamatalı, gırgırlı geçiyor.
Bir de Emmi dediği Büyük Şakir var. Yetmiş yaşına yakın. Evleri karşı karşıya, soy isimleri de aynı. Dört yetişkin oğlu, her birinin kamyonu, traktörü ve çok miktarda tarlaları var. Sene boyunca çalışırlar. Şakir ağa, kış yaklaşırken İstanbul’a gider, Üç dört ay sonra gelir. Bu süre içerisinde bir milyon lira para kazanırmış. Dört oğlunun yıl boyunca kazandığı paranın toplamı bile o kadar olmazmış, öyle derler. Hatta bir gün Koca İbraam, oğlu Hasan’a,
-Hasan, ben kamyonu, tarlaları, motoru sana vereyim,
-Eee!
-Sen babanı bana ver…
Sordum bir gün ne iş yaparsın İstanbul’da diye?
-Yiğenim sarı alır satarım, dedi. Sarı deyince,
-Altın mı? diye sordum tekrar. O kadar para kazandığına göre
-Yok, yiğenim, hurda sarı demir. Fabrikalardan, atölyelerden toplar, alıcısına satarım, dedi.
Komşuları ise,
-Ne bulsa alır. Gazete kâğıdı, eski elbise, naylon, bakır eskicilik yapar, dediler.
****
Tüfeğin namı duyuldu ama gözle görülür bir icraatı olmadı henüz. Benim de. Bir iki sefer Topal Salih’in çiftesiyle gittim, geçen sene. Tavşan başkasının önünden kalktığı için, tüfek atamadan geldim.
Onuncu ayın ortası, av mevsimi açıldı. Fişekler hazır. Hususi soğuk kuyu lastik ayakkabı aldım. Karada hafif, karda da yün çorapla giyildiği zaman içine yaş geçmiyor, rahat oluyormuş. Akşamdan sözleşip, sabah buluştuk. Beş kişiyiz. Kızıltepe yani kuzey istikamete yöneldik. Bağların karşısındaki tepeye sardık. Kadir talimatı verdi, tarak dişi vaziyeti aldık. En üstte Kadir, en önde yürüyor. Onun yaklaşık yirmi metre altında ve gerisinde Ömer, onun yirmi metre altında ve gerisinde Fevzi, Kemal böylece tüm yamacı kapladık. En altta da benim. Islık çalarak, taş atarak arayıp gidiyoruz. Tarak dişi pozisyonu önemlidir. Çünkü tavşan kalktığı zaman önce doğrusuna, sonra yokuşa doğru kaçar. Yani, birimizden kurtulsa ötekine varır. Bu pozisyonumuzu diğer dere ve tepelerde de koruduk. Bir gittiğimiz yerden, dönüp bir daha geçiyoruz. Bunun sebebi de kar olmadığı için tavşan avcıyı görünce pusuyor, kolay kolay görünmüyor. Üstüne basma derecesine kadar da kaçmadığı oluyor.
Geri dönüş yaptığımız bir anda özlenen iki el tüfek sesi, arkasından,
-Varıyor ha! Nidası duyuldu Kadir’den. Arkasından iki el daha, İki el de Fevzi’den, Kemal zaten vuramaz, taa bana kadar gelecek anlaşılan. Fakat bir terslik var, tavşan yukarıdan aşağı hem ileri doğru kaçıyor. Bunu sebebi de Kadir’in tepeyi tutmuş olması. Kadir tekrar,
-Hoca sana varıyor, koma.
Tavşan bana gelinceye kadar, çok uzaklaştı. Beni de atlatırsa gider. Tepeden aşağı koşmuyor, sanki uçuyor hayvan. Dereleri transit geçiyor. Çok uzak, ama atmadı demesinler diye üst gözün tetiğine dokundum, bir el. Görülen manzara, süratle giden otomobilin bir engele çarpıp, taklalar attığı gibiydi aynen. Vay be, dedim kendime. Vurdum galiba. Ötekiler benden daha önce vardılar başına, Kemal, kulaklarından tutup kaldırarak,
-Ölmüş, dedi. Bravo Hoca, sen vurdun.
Usulen kesildi. Kadir sağını solunu aramaya başladı, neresinden değmiş diye. Hiç yara yeri yoktu. Sol tarafından saçma yemiş olması lazım normal olarak. Sağ tarafında deriden çıkmak üzere olan bir saçma buldu.
-Fişek kaç numaraydı? Diye sordu bana,
-İki, dedim.
-Deride kalmış, neredeyse öte yandan çıkacakmış, dedi.
-Nasıl sınavı geçtik mi? diye sordum.
-Geçtin Hoca geçtin, sen de geçtin, tüfeğin de geçti, maşallah dedi Kadir. Onun lafının üzerine laf söylenmez artık.
Eke, erkek bir tavşanmış. Vakit erken olduğu için, akşama pişirdiler. Kadir’in evinde yendi. On beş kişi vardı en az. Tabi daha başka yemekler de yapmışlar. Zevkle, neşeyle yendi. Yemekten sonra, Nurettin Ağa (Kadir’in Kayınbabası), Hakkı Dayı ve Deli Şekir’in olduğu bir ortamda anlattıklarına ben, güleceğim diye yerde yuvarlananı, bayılanı gördüm. Nurettin Ağayla Hakkı Dayı emsaller. Yaşları yetmiş var ama gönlü genç derler ya, eminim bu insanların gönlü bizden bile gençti. O geceki kadar bir başka zamanda, gene bu iki gönlü genç insana gülmüşümdür. 16.10.1982
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi