Çocukların “tıp” oynadığı gibi bir anda sesler kesildi. Odadakiler iki kişiye odaklandılar. Biri Eskişehirli Öğretmen, diğeri Fevzi. Öğretmen elindeki kâğıda Fevzi’nin resmini çiziyor. Fevzi hiç kıpırdamıyor. Büyükçe bir kâğıt parçası, kimseye göstermiyor. Herkes merak içerisinde. Kadir dayanamadı,
-Hadi Hoca gayrı,
-Bitti, dedi. Elindeki kâğıdı herkesin görebileceği şekilde çevirdi.
O da ne? Kâğıdın ortalık yerinde madeni bir lira büyüklüğünde bir şey. Boynundan yukarısını çizmiş sadece. Ama geriden ayrıntılar belli olmuyor. İlk eline alan Kadir, meşhur gülüşüne başladı. Arkasından Köpekçi’ye uzattı. Resme göz atar atmaz o da başladı gülmeye. İki eliyle karnını tutarak gülen Kadir, yavaş yavaş sesini yükseltmeye, bu arada “of, of” diyerek kendini frenlemeye çalışıyor. Köpekçi kaba boydan koyverdi. Odadakiler, resimden ziyade onların gülüşüne gülmeye başladılar. Biraz önceki sessizlik nerde, şimdiki durum nerde? Dışarıdan bir yabancı girse bunlar “tımarhanelik deliler” der mutlaka. İçlerinde gülmeyen, daha doğrusu gülemeyen bir Fevzi var.
-Ne gülersiniz ya; ne var bunda bu kadar gülünecek? diyor.
Öksürükler, kahkahalar birbirine karışıyor. Arada bir duracak gibi olsa da arkasından yeniden başlıyorlar. Bunlar, bu köyün gülme ekibi. Bir de Mancı İbraam olsaydı, o hem güler, hem güldürürdü.
Fevzi’nin, boynundan aşağısı normal boyutlarda her insan gibi. Biraz ufak tefek denebilir o kadar. Esas enteresan olan öğretmenin çizdiği baş kısmı ve yüz hatları. Doğuştan mı, sonradan mı oldu bilmiyoruz. Yanakları iki yandan içeri çökük, dolayısıyla çene öne doğru uzamış, üstelik pozisyon olarak dişler yan yana değil de birbiriyle yamuk şekilde duruyor. Alt çene ileride, iki adet uzamış diş var sadece. Üst dudakla burun daha geride kalmış. Burun neredeyse dişlerin üzerine kadar geliyor. Kaza geçirmiş olması muhtemel. Kulaklarının üstüyle, başının arkasında seyrelmiş biraz saç var. Gözünün biri normal olduğu halde, diğeri hem görmüyor hem de dışına fırlamış şekilde şaş bakıyor. Karikatür gibi bir adam kısacası. O küçücük resme bakanlar,
-Helal sana hoca, tıpkısını yapmışsın, diyorlar.
Bu kadar insan Poyrazı Kesik’e Fevzi’nin resmine bakıp gülmek için toplanmadı elbet. Beklenen misafirler var. Komşu köyden gelecek arkadaşlara çiğ köfte partisi verilecek. Nerdeyse gelirler, eli kulağında. Kadir, resmi büküp ceket cebine koydu. Ben sonra buna bakar gülerim, diye besbelli.
Burası, Kadir’in evi. Odası desek daha doğru. Çünkü ailesinin, çocuklarının kaldığı bölüm yan tarafta ayrı. Burasını sonradan satın aldı. Altı boş birkaç kemer üzerine oturtulmuş yaklaşık on beş, yirmi metre kare harici bir oda. Malum alt başta kapıya yakın soba, sağlı sollu minderler ve arka yastıklarından oluşan döşemesi. Ortada eskimeye yüz tutmuş halı, üzeri ağaç örtme. Poyrazı Kesik derler bulunduğu yere. Kadir’in sekiz tane kızlı oğlanlı çocuğu var. Bunlardan ilk ikisini Mehmet Emin Hoca okutuyor Ortaokulda. İki mi, üç mü de bizde var, geri kalanı daha okula gelmiyor. Benim Kayınvalide misafir geldiğinde hanımına sormuş saf saf,
-Siz bunlara nasıl bakıyorsunuz, sekiz çocuğa? diye. Ayşe Hanım da,
-Sabah dışarı bir süreriz, akşam olunca da sayar içeri alırız, demiş.
Gülsüm Nene, seksen yaşından fazla. Çocuklara bakan, büyüten, yanında yatıran evin direği, emektarı O. Kocası ile çocukları olmamış. Kadir’i bebekken bir başka köyden evlatlık almışlar, nüfuslarına geçirtip, evlendirmişler. Gülsüm Nene,
“Ne kadar dayağını yedim, çocuğum olmuyor diye. Dışarıdan gelirdi, sorgusuz sualsiz yen mi yemen mi atardı dayağı. Ölümüne yakın, “Bendendi çocuğumuzun olmayışı, hakkını helal et,” dedi. Ben de, helal etmeyeceğim, dedim. Biliyordun da madem niye beni döverdin, dedim.” Diye anlatır.
Poyrazı Kesik denmesinin sebebi de köyün bittik yerinde koca bir kum tepesinin dibinde, bir yanı da yüksek kayalarla kapalı olmasından dolayı.
-Ev saabı. Diye kaba bir sesin ardından oda kapısı kırılacak gibi çalındı. Akabinde, paltolu, şapkalı insanlar birer birer içeri girmeye başladılar.
-Selamun aleyküm ağalar, ağşamınız hayır ossun,
-Aleyküm selam, hoş geldiniz, safalar getirdiniz.
Hep ayağa kalktık. Başta Kadir, sıradan hoşladık. Karşıda biz olduğumuz için gelenler yanlara sağlı sollu oturdular. Komşu Köyden geliyorlar. Halil Hoca’nın arabasıyla gelmişler. Fikret, İhsan, Murtaza ve biri daha var. Bunları bize tanıştıran Kadir tabi. Yalnız Halil Hoca’yı ben öğretmen okulundan tanıyorum. Aynı devreydik. Anadol arabasına doldurmuş getirmiş. Daha önce de görüşmüştük. Fikret, köyün ileri gelenlerinden, muhtarlık falan yapmış zamanında. İhsan’la birbirimize “sülale” diyoruz. Benim, dedemin anne dedesi Hüseyin Efendi o köylü imiş. İki kardeşlermiş. Biri Ortahisar’a iç güveysi gitmiş. Hüseyin Efendi de Yeşilhisar’a Hoca olmuş. Dedemin babası Mehmet Efendi de Hoca imiş. Nasıl tanıştılarsa, Hüseyin Efendi’nin kızı Medine ana ile evlenmiş. Babamla bunları araştırmak için özel olarak o köye gittik. Yaşlılardan sorduk. Netice olarak, bizim sülalenin devam ettiğini öğrendik. “Hatipler” derlermiş. Halâ, Hüseyin, Medine isimleri konurmuş. İşte İhsan da o Hatiplerden. Murtaza, kendi çapında bir çoban. Öteki de biraz daha genç biri, o da öğretmenmiş.
Tanışma, hoş beş, hâl hatır sorma faslından sonra Eskişehirli deyim yerindeyse sazı aldı eline. Zaten gelenler çekincek duruyorlar. Biri bir şey söyleyecek olsa, hemen araya girip sözünü kesiyor, kendisi bir şeyler söylüyor alakalı alakasız. Öğretmenler sustu, çoban zaten konuşmuyor. İhsan’la da ben yan yana oturduk, sohbet ediyoruz ufaktan. Fikret de kaba boydan herkese dönüp “sen nasılsın, sen nasılsın” diye sorup duruyor. Herkesin aklı çiğ köftede.
Eskişehirli, İki yıldır bu köyde. On parmağında on hüner, anasının gözü bir ortaokul öğretmeni. Eline saz alır çalar. Yağlı boya, kara kalem resim yapar, heykeltraş, güzel futbol oynar, okulun folklör takımını çalıştırır, çiğ köfte, içli köfte, lahana sarması yapar. Güreşir, bizimle ava gider. Arabası yok, ama güzel kullanır. İki arkadaş bir evde kalırlar, bekârlar tabi. Arkadaşı da boğazına düşkün. Onların evinde pişen yemekler eminim şu köyde hiçbirinin evinde pişmez. Kebaplar, sulu yemekler, salatalar, tatlılar daha neler neler. Bir gün beni evlerine yemeğe davet ettiler, gittim. Menüde, mercimek çorbası, ciğer şiş kebap, yanında pilav, soğan salatası; tulumba tatlısını da kendileri mi yaptı, satın mı aldılar orasını bilmem.
Odada bizimkilerle beraber saydım on dört kişi olmuş. Köpekçi ve Feramis Dayı hariç hepimiz otuz yaşın altındayız. Fikret, belki biraz büyük. Dayı, yetmiş yaşında av arkadaşımız. Köpekçi de otuz beş anca. İri yarı takriben doksan beş yüz kilo. Köpekçi denmesi onun köpek beslediğinden falan değil, sırf adından dolayı. Esas Köpekçi Ömer Ağa, Kadir’in evlatlık geldiği köyündeki gerçek babasının lakabı. Onun odasının alt başında, hamamlık gibi çevrilmiş yerde koca koca iki tane tazısı vardı benim gördüğümde. Gençliğinden beri tazıyla avla uğraşmış birisi. Burada, hemen herkesin bir lakabı var. Aklıma gelenler; Kedici, Seleci, Sepetçi, Pataş, Porsuk, Hacı Kurutlu, Havıl, Eskici, Kır Durmuş, Habeş, Mori. Daha neler neler? Küçücük çocuklar bile koca adama lakabıyla hitap ediyor, kimse bir şey demiyor. Kadınlar arasında da var böyle lakaplar. Öğretmenlere de takmışlar. Ama bunlar sadece, memleketleriyle alakalı. Konyalı Ali, İzmirli Hüseyin, Kayserili, Kürt Ali, Küçük Mehmet, Adanalı, Eskişehirli gibi. Benim lakabım da Ürgüplü. İlkokulun müdürüyüm. Bazen müdür öğretmen diyen de olur. Ben evliyim, iki de küçük çocuğum var.
Eskişehirli, yanında oturan Köpekçiye el hareketleri yapmaya başladı. Ayağından, topuğundan tutuyor yavaşça, geri çekiyor, hani güreş pozisyonunda. Ama tam da cesaret edip üstüne gidemiyor. Köpekçi de,
-Dur lan, ooynama bak karışmam, diyor. Bir şey yapacakmış gibi. Feramiş dayı oturduğu yerden,
-Var var, korkma git üstüne, diye cesaret veriyor. Hoca, biraz daha sokuluyor, derken güreş başladı. Daracık yerde Hoca iki misli Köpekçiyi altına alıverdi bir solukta. Adam güleceğim diye elini bile kaldıramadı. Misafirlerden tarafa bakıyor, çıkan var mı diye? Nerde; elini azıcık uzatsa, adamlar daha çok toplanıyorlar. Ufacık kaldılar oturdukları yerde. Sonrasında, ev arkadaşıyla (Adanalı) kapıştılar. Bu zorlu geçti, Adanalı daha iri ve kilolu olmasına rağmen yenişemediler.
Biraz soluklandıktan sonra, Eskişehirli, emirleri yağdırmaya başladı. Ortaya büyükçe bir sofra altı serildi. Leğeni, suyu, bulguru, biberi birer ikişer gelmeye başladı. Ben duramadım, kulağına eğilip,
-Oğlum, bu kadar adama köfte mi yeter, bari bulgurunu çok koy biraz, dedim.
-Yeter yeter, dur sen, ben ne yapacağımı biliyorum, dedi.
Köfte işinden ben de anlarım ama bu geleli hiç ortaya çıkmadım. Zor iştir. Biraz benimkiyle yapım farkı olmasına rağmen, ikisi de güzel oluyor.
Köfteye kattığı biberden ne yapmak istediğini anladım. Yoğurmaya başladı. Fevzi’yi yanına çırak aldı. Elinde havluyla bekliyor, terlerini silecek. Ocak ayı, dışarısı iyi soğuk. Kar da yağdı. Yarın pazar, ama bu hafta ava gitmeyeceğiz. İçerisi de iyi sıcak. Hem soba yanıyor, bir de o kadar insan var.
Marul, maydanoz, ayran olmazsa olmazlardan. Yeşillikleri köye kamyoncular getiriyor. Patates satmaya güneye gidenler dönüşte sebze, yeşillik, kuzeye gidenler de hamsi, balık getirirler. Orta yolda, hemen her gün birkaç satıcı bulunur. İlçede pazar kurulmadığı için biz de ihtiyaçlarımızı bunlardan karşılarız. Hem ucuz olur hem de taze. Köy bakkalları var. Kaymakam Dayı, haftada bir tosun keser, et olarak, sucuk olarak satar. Köy büyük, Belediye olabilirler, ama istemiyorlar. İki binin çok üstünde nüfusu; ilkokulun üç yüz, ortaokulun da kırk elli civarında öğrencisi var. Okumaya düşkün bir köy değil. Patates ekerler, çoluk çocuk yaz boyunca çalışırlar. Kamyonu olanlar kendileri götürür satar, olmayanlar da tüccarlara verirler. Böyle düzen döner gider.
Köfte yoğruldukça Eskişehirli terliyor, ağzı da hiç kapanmıyor ha, şunu verin, bunu getirin, terimi silin. Arada bir de misafirlere laf vuruyor. Azcık ayağını uzatacak olsalar, köfte bulaşığı elini şöyle bir uzatıveriyor, hemen toparlanıyor adamlar. Yani yapacağını yapıyor.
Geçen sene patates güzel para etmişti. Ben de arabamı sattım, değiştirmek için. Beş yüz bin lira kadar param vardı. Kadir,
“Hoca, paran var. Bu sene patatesin geleceği parlak. Gel sana birkaç ambar kapatalım, arabanı gene alırsın,” dediydi. On dokuz kuruş o zaman kilosu. “Hesapla kaç ton patates eder?” Benim cevabım şu oldu,
-Ya, Kadir ben tüccar mıyım, ne anlarım patatesten, almaktan satmaktan?
-Anlamaya gerek yok hoca. Sen bir şey yapmayacaksın ki, gidip bakacağız tahmini ambar kaç ton gelir, on ton. Ne eder, on dokuz kuruştan?
-Bin dokuz yüz lira, dedim.
-Dokuz yüzünü ver, bin lirasını da satınca verirsin.
İnat bu ya yok dedik bir sefer. Araba alacağım, diye. Beş on gün sonra fiyat otuz kuruş, kırk kuruş derken, iki ay içerisinde bir lira dedi. Dahası Nisan ayına geldiğinde yüz otuz kuruş oldu.
-Ne oldu Hoca, ben sana demedim mi? Bak şimdi iki tane sıfır araba alırdın dedi bana Kadir.
-Haklısın, dedim. Nasip değilmiş, ne yapalım? Daha ben araba alacağım. Parayı da bir galericiye kaptırdık, uğraşıp duruyorum hala, bir seneyi geçti.
Geçen seneki duruma bakıp Halil Hoca da bu sene patates almış, iki kamyon. Yani benim geçen yıl yapmadığımı o bu sene yapmış, ama birinci ayın sonu yaklaştı hala arayan soran yok, fiyat veren de yok diyor hoca. Köydekiler de öyle herkesin ki depolarda duruyor. Biri,
-Öyle öğretmenler, hocalar da patates eker satarsa, tabi para etmez, dedi yarı şaka yarı ciddi. Ben de,
-Ya ne olacak, geçen sene sizden yedik içtik, bu sene de bizden idare ederiz, dedim. Köpekçi gene atıldı,
-Hocalar, ne kadar maaş alıyorsunuz? Halil Hoca cevapladı,
-İşte, yirmi bir, yirmi iki ayına göre.
-İyi para ya, şu karda kışta. Bak bizim cepler delik, kuruş yok. Kahvede çaylar hocalardan bu kış.
Eskişehirli, köfteleri avucunun içinde sıkıp tabaklara koyuyor. Bir yandan ayranlar, küçüklü büyüklü bardaklarla taksim edilirken, asker nizamı sofra altının etrafına toplanılmaya başlandı. Limonlar dilimlenmiş herkese yetecek kadar, yeşillik bol. Köfteler de taksim edilince, Eskişehirli,
-E, hadi, buyurun gari, diye buyur etti. Nerenin ağzıysa bu?
Önce bir yarım ısırık, arkasından açılan ağızlar, huhlamalar falan, Eskişehirli,
-Bakın beyler, bunu şöyle alacaksın, marul ile sarıp, biraz da limon sıkacaksınız, bir defada hoop yutacaksınız. Arkasından bir yudum ayran. Ayran, çiğ köftenin pezevengidir. Fazla çiğnerseniz, ağzınız yanar, diye yemesini de tarif etti. İlk defa yiyecekler çoğunluktaydı.
Herkese yetecek kadar vardı. Malzemesi de bol olduğundan güzel olmuştu. Acısı bana göre az bile, çünkü daha acı olanlarını Urfa’da yemiştim. Zaten biraz yedikten sonra insanın ağzı alışıyor, hissetmiyor bile. Mübarek yedikçe de yedirir ha.
Feramis Dayı, iki tane aldı çekildi. Güzel olduğunu söyledi. Acı dokunurmuş. Diğerleri hepsini bitirdiler. Genirenler, karnını tutanlar… Çoban Murtaza,
-İçimi bi alaf sardı, yanıyom, dedi. Ona bir gülüştüler.
Teşekkürler, çok güzel olmuş diyenler, eline sağlık diyenler gırla gidiyor. Eskişehirli de onlara gereken cevabı veriyor. Ortam güzel, karınlar doydu. Fikret, kaba boydan
-İstanbul’a gittiydim, amma sekiz on sene oluyor buna. Umraniye’de Mardinli bir ahbabım var. Onu ziyarete vardım. Bugün gitme misafirimiz ol, ağşama çığ kofte yapacaak, didiler. Ben de didim ki, ben çığ köfte yiyemem, midem ağrır, didim. Sen ye, eğer ağrırsa seni hastaneye biz götüreceez, didiler. Salmadılar velhasıl. İlk defa orda yidim, amma bir olmuş, dime gitsin, aha aynı böyle. İyicene bi yidim. Ağrımayı bırak, ogün bugün midemde ağrı diye bişii kalmadı, vallah billah.
-Şifadır bu şifa, diyor Eskişehirli.
Çaylar da içildikten sonra, Fikret kaba boydan gene,
-Ağalar, yidik içtik, ellerinize sağlık. Eh gayrı bize müsaade, çok teşekür iderik. Bize de beklerik, unutmayın. Hadin cümleten Allahısmarladık.
Onların arkasına ben de çıktım yolcu etmek için, arabaya doğru giderlerken Halil Hoca, benden habersiz kendi arkadaşlarına,
-Of be, şurdan bir gidelim hele. Nasıl adam bu ya? Ödüm koptu, bir şey yapacak diye, diyor.
Neyse onları uğurladık gittiler, tekrar odaya çıktık. Eskişehirli’ye,
-Neydi la öyle, topuk yoklama, konuşturmama falan, ayıp değil mi misafirlere, adamların aklı çıkacakmış…
-Ne! Yani, bir de konuşturacak mıydım onları? Hem misafir olacak, hem de laf konuşacak ha benim olduğum yerde. Mümkün değil. Feramis dayı tasdik etti,
-İyi iyi, amma bir yaptın ha, biz o köye gittik de ekmek bile vermediler bize.
-Haydi, aşağı mahalle, gitmiyor muyuz daha? dedim, yüksek sesle. Saat on iki oldu.
-Oturuyoruz işte, gidip de ne yapacaksınız, dedi Kadir? Ama ayağa kalktık.
Köyün en üst başından, alt başa kadar yürüyeceğiz. Benim ev okulun karşısında, benden sonra, Köpekçinin evi var. Elli yüz metre sonra da köy bitiyor zaten.
Ertesi gün öğlene kadar yattık. Kahveye vardığımda ekip gene yerinde, bir şeylere gülüyorlar. Biz dağıldıktan sonra Kadir, yatmış ama uyuyamamış hararetten. Şöyle anlatıyor,
-Dışarı çıktım, içim yanıyor. Su içiyorum ha bire. Midemde yer kalmadı. Biraz gezindim, iyi geldi. Sonra dedim ki kendi kendime, boş boş gezeceğine çık damın karını at. Bütün damların karını attım, bitti. Bizimkinden İbraamın damına geçtim, onunkileri de attım. Yani sabaha kadar kar attım. Köpekçi,
-Ben cır cır olmuşsum, dedi. Fevzi,
-Ben az yidim canım, bende bir şey yok.
Ötekilere ne oldu? Bilmiyoruz. 1983
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi