TECRÜBE

“Ülkenin birinde kural, elli yaşına gelen babalar bir şekilde evlatları tarafından öldürülürmüş. Oğlu da babasını çok severmiş lakin elli yaşına gelmiş. “Baba, ne olursa olsun ben seni öldüremem, sana kıyamam,” demiş. Oğlu, babasını evlerinin gizli bölmesine saklamış, hiç dışarı çıkarmıyormuş. Soranlara da “ben görevimi yaptım, mezarı şurası, inanmazsanız evimi arayın” diyormuş. Bir şekilde herkesi inandırmış.

“……”

Günler, aylar böylece geçip gidiyormuş. Bir gün oğlan heyecanla eve gelmiş,

“Baba, Kral ölmüş. Yeni Kral seçilecekmiş.”

Yeni Kral, güneşi ilk gören olurmuş. Bunun için de sabah erkenden ülkenin en yüksek tepesine çıkarlarmış.” Babası,

“Oğlum sen de git güneşi görmeye,” demiş. “Yalnız, herkes güneşin doğduğu yöne döner, oradan göreceklerini zannederler. Sen tam tersine bak, oradan görürsün” diye tembihlemiş.

“Peki baba” demiş oğlu. O tepeye çıkmışlar. Babasının söylediği gibi heyecanla güneşi görmeyi bekleyenlere, “ben nasılsa göremem, bari şöyle döneyim” diye çaktırmadan tersine bakmaya başlamış. Az sonra, güneşin ilk ışıkları bir başka tepenin üzerine vurmuş, kimse görmeden;

“İşte! Güneş doğdu, ilk ben gördüm” diye bağırmış. O yöne bakmışlar ki, doğru. Kralımız sensin, demişler. Oğlan kral olunca ilk icraatı, o kuralı kaldırmak olmuş. Sonra da babasını ortaya çıkarmış.”

“Yani,”

“Yanisi şu, gençlerin gücü, kuvveti olur. Yaşlıların da tecrübesi.”

“Orasını anladım da bu hikâyeyi neden anlattığınızı anlayamadım?”

“Bak kızım, söylediğine göre bir yerlere ceviz, badem fidanları dikmişsin. Fidan dikmek peygamber sünnetidir. Çok güzel bir iş yapmışsın. Sen de gençsin, merakın da var. Lakin seçtiğin bölge bu iş için uygun bir yer değil. Neden dersen, onu da anlatayım? Hevesini de kırmak istemiyorum, fakat bunları da söylemem lazım. Kararını ona göre verirsin.”

“Neden hocam?”

“Almanya dönüşü, sene doksan altı, doksan yedi. Babadan kalma bir tarla, bir de bağım var. Golgolu da. Bakımsız kalmış tabi. Çocuklar daha küçük yapamamışlar. Ben geldiğime göre artık mesele yok. Emekli olunca da hazır olur, diye düşündüm. Mevsim güz olduğu için işe gübreleme ile başladım. Doğal olsun diye güvercin gübresi aldım on altı çuval.”

“Neresinde Golgolu’nun, kaç ırgatlık bağ?”

“Haflar derler. Dağın dibi sayılır. Babamın da vefat ettiği yer. Üç, üç buçuk ırgatlık, öyle biliyoruz. Gübreyi ocak yapıp gömdük. İşi bir günde bitmiyor. Her işine en az iki gün gidiyoruz. Arabayla tabi. Eskiden eşekle veya yaya gidilirdi. İlkbahar geldi. Kaç senedir gözü açılmaz, iki üç gün gittim gözlerini açtım. İki gün budamaya, arkasından iki gün daha gözünü kapatmaya gidiyorum. Hanım, her gidişimde söylüyor. “Boşuna emek veriyorsun, kendine yazık etme, orası bağ olmaz.” Ben daha kırk bir yaşındayım, kendimi paralıyorum. Titizlik de var. Temiz olsun diye hiçbir şeyi esirgemiyorum. Hanımı da dinlediğim yok. Arabam yollarda çamura saplanıyor, yağmurdan ıslanıyoruz. Hiç umurumda değil.”

“Mekân falan yok mu, yakınlarda?”

“Mekân yok da az alt tarafında kaya eğmesi var. Oraya saklanılır. Orada, babamla Münevver Halamın bir anısı var, bana Halam anlattı. İkisi de çocuk hayvan yayarlarmış. Dolu yağmış, “her yer kar yağmış gibi ağardı” diyor. O kayanın altına sığınmışlar, fakat ayaklar çıplak, üst baş yok, bir de ıslak. “Titremeye başladık. Ne yapacağımızı da bilmiyoruz, ağlamaya başladık,” diyor. “Dolu arkasını yağmura çevirdi. Nasıl yağıyor ama. Yanımıza bir adam geldi muhacirlerden, bizi üşümüş görünce, toprağı elindeki nacakla eşti, ayaklarımızı toprağın içine gömdü. Biraz sonra sıcacık oldu, ısındık” diye anlattı.

“Kimmiş o adam, söyledi mi?”

“Söyledi, sen yetişmedin de. Şu Aka’ların dedeleri. Hasan Ağa derlerdi. Ben çocukluğumdan biliyorum. Kısa boylu, beyaz sakallı bir adamdı. Çocuklara cebinden nane şekeri verirdi hep. Oymuş, oraya gelen. Halam “Allah gönderdi, onu, yoksa ne yapardık bilemiyorum?” diye anlatmıştı. Allah rahmet eylesin, her üçüne de.”

“Amin!”

“Bir de babamla geldik bu bağa, Yedi sekiz yaşlarındayım. Altı yedi tane koyunumuz var. Ben onları güdeceğim, babam da ne iş görecekse artık. Akşam oldu babam,

“Koyunları götürmeyelim, yarın gene geleceğiz nasılsa,” dedi. Büyük bir kayanın önüne büyük taşlarla duvar ördü, koyunları içine kapattık gittik. Sabah gelince koyunları çıkarttık, ben yaymaya devam, babam da işine.”

“Vay be! Pratik çözüm. Ya kurtlar yeseydi?”

“Şansımıza artık, yiyebilirdi de. Kurt dedin de aklıma geldi. Annem, erkenden kükürt atmaya gelmiş bu bağa. “Eşeği bağladım, ben bağın öte başına geçince görünmez oldu. Ama bir anırıyor, nasıl. Arkamı döndüm ki kurt, aramızda elli metre yok. Hele gâvura! Varıyor ha! Diye bağıra bağıra kovaladım. Arkasına baka baka gitti” diye anlattı. Burada hatıralarımız çok ya…

Gene bir öğleden sonra, kayınvalide bizde kalıyor. “Bağınızı bir göreyim” der dururdu. Bağımız dağın dibinde. Hadi gidelim, dedim. Hanım, ben üçümüz bindik. Bağı gördü, beğendi. Biraz ennor aldık. Akşam yaklaştı, arabaya geldik. Ben geri giderken, güneş gözüme geldi bir kayanın üzerine çıkmışım. Araba ne geri gidiyor ne ileri. Tekerlekler boşa dönüyor. Ne yapmışsak çıkartamadık. Siz burada durun ben köyden yardım getireyim, dedim. Koşa koşa köye geliyorum. Akşam ezanı Melida da okundu. Kırk dakikada gelmişim koşa koşa. Köye de Kayseri’den bacanaklar gelmiş misafirliğe. Onların arabasıyla, kazma kürek aldık geldik. Ama iyi korkmuşlar ikisi de… Nerde kalmıştık gene?”

“Titizlikten, kendini paraladığından.”

“Evet, sıra bellemesine geldi. Ergüven Abin, ben, Serkan iki günde zor bitirdik. Ama güzel oldu, tertemiz. Filizlerin üzümleri belli olmaya başladı. Toz kükürt attım. Arkasından bir çapa çektik. Hafta sonları boşuz zaten, çocukları da getiriyorum. İkinci kükürdünü de attım. Serkan, “baba şu çubukta yirmi sekiz salkım üzüm saydım” dedi. Ben de Maşallah de oğlum, bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur, dedim. Ayrıca kayısı ağaçları da var. İki üç tanesi bitirgen, on ağaç kadar var. Onlara da böcek ilacı verdik. Şimdilik işi bitmiş görünüyor. Artık üzüm yemeye geliriz bir daha ki sefere, diyoruz.”

“Ne oldu sonra?”

“Ne olabilir sence, tahmin et bakalım? Haziran ayı, ikinci yarısı…”

“Kötü bir şeyler olmuştur. Domuzlar mı girdi? Yo, o zaman onlar yoktu. Eyvah, gün dönümü. Soğuk mu yaktı?”

“Daha kötüsü, dolu vurdu. Ayvalı tarafından karardı. Şimşek, gök gürültüsü. Köyde bir şey yok ha. Ertesi gün, acı haber geldi. “Golgolular kuru kütük kalmış” diye. Eylül sonuna kadar gidip de bakamadım. Vardım ki, çubuklar çalı gibi her yerinden fışkırmış, esas filizler kırılmış tabi. İki sene kendine gelemez, diyorlardı.”

“O seneyi hatırlıyorum, bizimki de öyle olmuştu. Sonra o bağ kurudu, söktük. İşte şimdi ceviz, badem diktim oraya”

“İyi yapmışsın da. İnşallah bir daha o akıbete uğramaz. Emeğin, masrafın bir yana, insan üzülüyor.”

“Sizin o bağ duruyor mu hala? Bakıyor musunuz?”

“Yok kızım. Ertesi senesine biraz üzümü oldu. Serdik, pekmez falan yaptık. Sonraki sene de soğuk yaktı, gene kuru kütük. Sonra Aravanlı’lara sattık. Uzak oluşundan, böyle çok kazaya uğradığından bir de Melida’dan bağ almıştım yakın diye o yüzden. Şimdi ikisi de yok. O bağ bel fıtığı olmama sebep oldu. Ameliyat oldum. Doktor, bahçe işleri yasak deyince. Çocuklar da zaten bakmaz, ikisi de gitti. Bir tarla kaldı. Oraya gidip geliyorum.”

“Geçmiş olsun, ameliyat olduğunuzu bilmiyordum.”

“Sağ ol, çok oldu. İki bin beşte. Adım atamaz hale gelmiştim. Çok şükür şimdi iyiyim. O yüzden size diyorum ki, bizim bölge giderek değişen iklim ve çevre şartları yüzünden tarımdan kopuyor. Arazi darlığı yüzünden makineleşmek olmuyor. Toprağımız verimsiz, her şey insan gücüyle. Tamam, hobi olarak, kendini yormadan, vakit geçirme maksatlı yapın. Ama benimki gibi, kendinizden geçmeyin.”

“Hocam bu söylediklerinizi dikkate alacağım.”

“Ben, titizim, dik başlıyım amma inatçı değilim. Baktım olmuyor vazgeçerim. Ama çabuk da gaza gelirim. Bir yakınım gene aynı senelerde, tarla için, “ceviz dik, ceviz dik” dedi her gördüğü yerde. Benim tarlanın bir altında onun da var. Kırk iki adet dikmiş. İki sene olmuş, kocaman olmuşlar. Diyor ki bana,

“Üç yılda meyve vermeye başlıyor. Yedinci senesinde ağaç başına iki yüz kilo iç ceviz veriyor. Böyle bir nimet var mı? Cevizin kilosu elli altmış lira.”

“Ziraata yazıldım elli adet. Parasını yatırdık. Yerini güzden hazırladım. Çukurları kazıldı. Bunun için ölçülü ip aldım. Araları en az sekiz metre olacak şekilde ayarlandı. Avanos’tan at çiftliğinden bir traktör at gübresi getirdim. Onu da çukurlara attık. Fidanlar geldi, tankerle su götürdük. Törenle toprakla buluşturduk. Sonradan altı adet daha aldım eksiklerine. Elli altı ceviz fidanı. Yedi sene sonra hesapla sen çıkacak cevizleri.”

“Valla hocam, çok eder, nasıl hesaplayım kafadan olmaz?”

“Ben sana hemen söyleyeyim, o kadar fidandan iki tanesi kaldı, hep soğuktan dondu, kurudu. Yirmi seneyi geçti, o iki ağaçtan bırak iki yüz kilo iç cevizi, iki kilo kabuklu ceviz bile alamadık. Koca ağaç oldu. İşte böyle, Egelilerin dediği gibi. “Sen bilirsin gaari”

“Bademe gelince, yapanlar var. Onlara bir sor istersen. Muammer yaptı mesela. Havuz yaptı, damlama suladı fakat sonunda bıraktı. Duyduğum kadarıyla, önceleri kuşlar yiyor diyordu. “Onu toplamak için işçi tutmak gerekiyor, kabuğundan çıkartmak için de ayrıca işçilik. Kuru yemişçide altmış lira olduğuna bakma, bizden on beş liraya almadılar. İşçilik de pahalı, o yüzden bıraktım” demiş…”

“Yok hocam, benimkisi öyle çok değil. Hem tutana kadar su ister, sonra sulamam. Golgolu serin olur, hem geç uyandığı için, soğuktan yanma ihtimali az olur diyorum.”

“Tamam. Allah rast getirsin. Emeğini zayi etmesin. Bak duasını da peşinen yaptık.” Gayret bizden” arkası neydi?

“Zafer Allahtan,”

“Evet, gayret bizden, nasip Allahtan”

28 Mart 2019 Mustafa Paşa

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir