İMAM VE ÖĞRETMEN

Bir imam vardı çalıştığım köylerin birinde. Selamet Hoca derlerdi. Yedi tane çocuğu vardı en büyüğü on yaşında. Kızlı erkekli karışık. Seksenli yılların başı. Yaklaşık on senedir de o köydeymiş.  Ben tanıdığımda on birinci senesi olsa gerek. Kendi köyü de yakın. Şöyle yani; yaya gidersen kırk beş dakika, dolmuşla gidersen iki saat. Dolaşır çünkü.

Benim de seksen bir senesinde o köye tayinim çıktı. Kısa bir süre sonra da okul Müdürü mührünü verdiler. Meslekte sekizinci senem, kıdemli diye. Köy büyük. Üç yüze yakın öğrenci var ilkokulda. Kırk beş elli de ortaokulda. Neresinden baksan iki binin üzerinde nüfusu var köyün. Ama Belediye olmak istemiyorlarmış.

Komşu Şakir Ağa, Namı Değer Deli Şekir,-Allah rahmet eylesin- beni ilk olarak avcı Kadir ile, sonra da cami İmamı Selamet Hoca ile tanıştırdı. Ezan okunma vakti pencereden çağırırdı “haydi Nejat Hoca vakit yakın.” Ne yalan söyleyim o zamana kadar cumalar hariç vakit namazlarını kılmazdım. Daha yeniyiz, köylüyle iyi diyalog kurmam lazım. Abdest alıp çıkar birlikte camiye giderdik. Oradan da kahveye. “Domino bilin mi?” “Eh biraz.” “Tavla?” “Onu iyi bilirim.” Sonradan da okey taşları çıktı. Hiç boş kalmıyoruz. Okul çıkışı duruma göre, camiye ya da kahveye. On beş personelin ortaokul Müdürü hariç hepsi kahvede. Neden okul müdürü hariç? Çünkü o, okuldan eve, evden okula hiç arada takılmaz.

Selamet Hocadan bahsederlerken, “çok bilgili, kültürlü, hafız kendisi. Mükemmel İngilizce bilir amma velakin sesi sedası yok. Fark ettiysen okurken bazen yavaş giderken hızlanıverir. Sesinin tonu değişir. Kahveye gelir, pek bizlerle konuşmaz. Bir de ısmarlanan çayı içer, kendisi kimseye ısmarlamaz. Küçükken menenjit geçirmiş, okuması onun için kötüymüş. Şikâyet ediyorlar amma gitmiyor bu köyden. Gitse iyi sesli bir hoca gelir belki.”

Birkaç aylık olduktan sonra, öğle üzeri kahveye girdim. Beş altı kişi var üst başta oyun oynuyorlar. Selamet Hocam kapının ağzında tek başına masaya oturmuş, yuvarlak camlı yakın gözlükleriyle gazetelere bakıyor. Selam verdim, akabinde kahveciye iki çay söyleyip hemen yanına oturdum. Öyle yapmazsam kalkar gidermiş, öyle dediler.

“Hocam nasılsınız, iyisiniz inşallah?” dedim böyle şen şakrak. Selamımı aldı. Nasılsın soruma pek cevap vermek istemedi anlaşılan, geçiştirdi. Çaylara da memnun kalmış olmalı ki, kahvecinin getirdiği üç şekeri atıp keyifle karıştırmaya başladı. Pek konuşmak istemiyor gibi. Ben söze girdim.

“Hocam, İngilizce biliyormuşsunuz, ne güzel. Nerde öğrendiniz?”

“İşte burada” dedi. “Bu insanların arasında.” Şaşırma sırası bendeydi,

“Hocam bu köyde İngilizce konuşan mı var?”

“Yok tabi. Ben kitaplardan okuyarak öğreniyorum” dedi. Kafasını bir yana yatırarak ve başını aşağı yukarı hafif sallayarak konuşuyor.

Konuşma bitti. Mevzuu değiştirmek istedim.

“Hocam, evde sünnet veya farz namazı kılarken kulhü den sonra ikinci rekatta zammı sure olarak elemtere okunur mu?

Cebinden yarım sahife çizgili bir defter kâğıdı çıkarttı. Bir de kopya kurşun kalem hem söylüyor, hem yazıyor.

“Nejat Bey, Kulhüden sonra elemtere okunmaz, lilafi de okunmaz. Kulhüden sonra, eraeytellezi hiç okunmaz. Kul ya okunmaz, iza cea okunmaz, tebbet okunmaz çünkü uzun. Felak, nas,” durdu biraz “onlar da okunmaz.”

“Yok” dedim “ben zaten onları bilmiyorum.”

“Sen hangi sureleri biliyorsun?” diye sordu bu sefer.

“Ben elham, inne atayna, gulhü, elemtere…”

“Ettahiyatü, allahümme salli barik, onları da mı bilmiyorsun?

“Onları biliyorum hocam. Bir de nas suresini.”

Kâğıdın arka yüzünü çevirdi. Yazmadan bana sordu.

“Sen hangilerini okuyorsun?”

“Şey, ben; elemtere, nas, sonra da inne atayna kulhü okuyorum.” Güldü.

“Niye olmaz mı hocam?

“Olur olur, dedi bir başından bir sonundan.” Yazmaya başladı,

“Elemtereden sonra inne atayna okunur” altındaki satıra geçti,

“Elemtereden sonra kulhü okunur. Nas okunur” devam ediyor; inne ataynadan sonra kulhü okunur, tebbet okunmaz, felak okunmaz, nas okunmaz.” Hepsini yazdı, kâğıdı bana uzattı. Sorduğuma soracağıma bin pişman oldum. Bize bir güzel ders verdi. Kahveciye iki çay daha söyledim, onu da içerken,

“Bana bu köylüler, “bizden içer de kendisi içirmez” derler. Benim yedi çocuğum var. Aldığım cüzi bir maaş, başka gelirim de yok. Her yanıma gelene çay söyleyecek olsam, aylığım yetmez. Teşekkür ederim çay için.”

“Afiyet olsun hocam, ne demek? Siz haklısınız tabi. Bir köylü bir imama bakar da bir imam bütün köylüye nasıl çay ısmarlasın? Haklısınız taabi…”

“İkindi yaklaşıyor, hazırlık yapmam lazım” dedi kalktı yanımdan. Çay o zamanlar elli kuruş mu, otuz mu tam hatırlamıyorum.

İhtilal Hükümeti, o sene çalışanlara sıfır zam verdi. Oysa, çay bir liraya çıktı, şeker beş misli zamlandı. Her şey ona keza. Patates fiyatları tavan yaptı. Birçok ana tüketim maddeleri bulunmuyor. Başta benzin, mazot, sigara, çay, kahve, tüp, margarin… Yine aynı kahvedeyiz. Öğretmen arkadaşlarla yüksekçe bir yeri var kahvenin orada oturuyoruz. Ömer, Kadir içeri girdiler, gayet neşeliler. Doğru bizim olduğumuz masaya;

“Hayrii, yap hocalara benden birer çay ağızları tatlansın, yüzlerine kan gelsin.” Selam verip oturduktan sonra, “nasılsınız fukara hocalar?”

“İyiyiz” dedik. “Keyifler yerinde maşallah.”

“Yerinde yerinde, çok şükür” dediler. Oturduktan sonra

“Hocalar, kaç lira maaş alıyorsunuz?” diye ortaya bir soru attı Ömer.

“Eh işte şöyle böyle yirmi bini buluyor” dedim ben. Oysa en çok alanımız on altı bin.

“O da paramı ya! İki çuval patates parası. Gelin yanımda çalışın size yirmi beş bin.” Şaka tabii.

Az sonra da Selamet Hoca girdi kahveye. Alt baştaki boş masaya ilişiverdi. Ben hemen kalkıp yanına vardım,

“Selamün aleyküm hocam. Nasılsınız, iyi misiniz? Oturabilir miyim?” Buyur dedikten sonra, çayları o söyledi vakit kaybetmeden. Kural bozuldu.

“Nasıl olalım, Nejat Bey? Bu rutubetli insanların arasında paslanıp gidiyoruz işte.”

“Allah Allah! bu nasıl laf böyle” dedim içimden; “rutubetli insanların arasında paslanıp gitmek.” Evet, rutubet metaller için pas etkisi yapar bu doğru da. Öyle ya metal olan o, köylüler de rutubet olmuş oluyor, düşünürken ilave etti.

“İşi, kaydı dedikodu, gıybet olan bir toplumun bana verebileceği, benden alabilecekleri hiçbir şey yok” dedi. Çayımızı içtik. Pek havasında değildi anlaşılan, başka konuşmadı.

Kış boyunca birçok defalar birlikte oturduk, sohbet ettik hocamla. Bana, vali ile aralarında geçen bir diyalogu anlattı.

“İmam arkadaşlar validen için İmamları sevmiyor, sakın yanına gitme, azarlıyor, makamından kovuyor” dediler. Benim de bir meselem var, mutlaka görüşmem gerekiyor. Mecburum bir yerde. Sabah evden çıkmadan güzel sakal tıraşı oldum. Takım elbisemi giydim, kravatımı taktım, valinin kapısında duran görevliye Vali Beyle görüşmek istediğimi söyledim. “İçeride kimse yok, kapıyı vur gir” dedi. Makamında oturuyor, elli altmış yaşlarında biri.

Ben hemen kendimi tanıttım.

“Efendim ben, ….. Köyü İmamı Selamet….. Bir maruzatım var.

“Buyur evladım” dedi gayet babacan bir tavırla. Yazdığım dilekçeyi uzattım. Eliyle yer gösterdi, oturdum. Baktı okudu, bir şeyler yazdı. Bana dönüp hâl hatır sordu. Köyden memnun olup olmadığımı, kaç senedir orada olduğumu sordu, söyledim. Beş dakika kadar sohbet ettik. Yanındaki bir zile bastı. Kapıdaki hemen içeri girdi.

“Hocamı, Faruk Bey’in odasına götür. İsteğini yerine getirsinler” dedi. Teşekkür ettim, birlikte çıktık. Vali Yardımcısı işimi birkaç dakikada halletti. Çıktım geldim. Arkadaşlar şaşırmışlar, “seni nasıl oldu da makamından kovmadı” diye? Ben de onlara “edebinizle giderseniz, vali gibi karşılarlar” dedim. Onlar, yaka paça açık, bir haftalık sakal, kot pantolonla giderlermiş. Vali de azarlarmış bunları.”

“Hocam ne işiydi o?” diye sordum. Söylemedi.

Cuma hutbelerini kendisi hazırlıyordu. Öyle edebi sanatlarla süslüyor ki, dinleyen mest olur. Teşbih, istihare, mecaz-ı mürsel ne varsa hepsini kullanıyor. Lakin cemaat şikâyetçi; “yav, yaz günü bu kadar uzun hutbe mi olur, uykumuz geliyor dinlerken?” Köyün tek camisi, çok büyük de değil. İçerisi tıkış tıkış. Gençler, dışarı avluda kılıyorlar yine de almıyor. Bir cuma günü saat tuttum, mimbere çıkıp “elhamdülillah” diyerek başladıktan, türkçesini bitirene kadar tam on yedi dakika olmuş. Şöyle bir etrafıma baktım, cemaatin üçte ikisi alenen uyuyor, diğerleri de benim gibi yarı uyur uyanık. Öyle de güzel anlatıyor ki.

“Ben söyleyeyim biraz kısa kessin” dedim arkadaşlara, “sakın ha, söylersen inadına daha çok uzatır. Biz neler denedik” dediler.

Bahara doğru patates paraları bitmiş olacak ki, aynı kişilerle aynı yerdeyiz.

“Haydi, bakalım hocalar çaylarımızı söyleyin. Bundan sonra sizden; idare edeceksiniz bizleri. “Acınacak bir sesle; “yirmi bin lira aylık iyi para şu zamanda; iyi iyi.”

“Hani, gelin yanımda çalışın, diyordunuz ya, ne oldu?” Ömer gülerek,

“O, o zamandı…”

Muhtar ve Cami Derneği Başkanı üyeleri toplantı yapacaklarmış. Beni de çağırdılar, gittim. Mevzuu, okulun hemen bitişiğindeki top sahası köy ortak malıymış, cami küçük gelip cemaati almıyormuş, üstelik çok kenarda kalmış, köy yol boyunca büyüyormuş gibi sebeplerle yeni bir cami yapımına karar almak istiyorlar. Esas sebebi ben biliyorum. Herkes de biliyor. Tabi üyesi olduğum ihtiyar heyetinin ve cami derneğinin bu kararına razı olmadım. O saha gençlerin ve öğrencilerin her daim futbol, voleybol oynadıkları kale direkleri, ağı, çizgileri bulunan bir saha. Köyler arası maçlar yapılır, çok da ilgiyle seyredilir. Bizler bayramlarımızı o sahada yaparız. Hemen yanı başında sağlık evi var, ebesi var. Ağaçlandırılmış bir alan.

Üstelik Muhtar, cami inşasında kullanılmak üzere okul bahçesinde yetişmiş on bir adet selvi kavağı kestirip satacakmış, ya da kereste olarak faydalanacakmış.

“Hayır” dedim. “Bunu yapamazsınız, kavakları kesemezsiniz. Öyle bir şey olsa bile okulun ihtiyaçları dolu oraya harcarız.” Muhtar,

“Ben Kaymakamla görüştüm. Kesin dedi.”

“İyi öyleyse, o dediğini bir yazı ile bana da bildirsin.”

“Ne lüzum var ya? Bana, kesebilirsiniz dedi. Kestireceğim.”

“Kestiremezsin.” Biz iddialaştık. Biliyorum ki, kaymakamla konuşması falan yok. Bu ağaçlar İl Özel İdaresinin onayı olmadan kesilemez. Kaymakamın da yetkisi yok. Ağaçları kesemediler. Lakin sahanın ortasına köylüler temel kazdı, kurbanlarla, dualarla temeli atıldı. Selamet Hoca, elde örme kirden terden kahverengileşmiş terliğini, başının yarısını kapatacak şekilde yana yatırmış, başına gelecekleri bilerek olanları kenardan izliyordu. Duasını o köylü olup da başka yerde görev yapan Mehmet Hoca yaptı. Bütün köylü kadın, erkek çoluk çocuk hep oradaydı.

İmam daha uzun yıllar naklini istememiş. Vazifesini tam yapan, zafiyet göstermeyen biri. Çay ısmarlamıyor, sesi güzel değil diye de sürgün etmiyorlarmış. Köylüye kalsa hemen sürecekler, ama devlet öyle düşünmüyor demek ki.

Ben o köyden gittikten sonra tamamlanmış. O camiye de yeni imam kadrosu alamamışlar. Selamet Hoca tahsis edilmiş. Vazifesine orada devam etmiş.

Yıllar sonra gittiğim bu köyde Selamet Hocayı da ziyaret ettim. Emeklisi gelmiş çoktan. Ama olmuyormuş. Bizler gibi o da yaşlanmış. Hâl hatır sorduktan sonra,

“Hocam maşallah rutubet biraz paslandırmış, ama çeliğiniz sağlammış ki çürütememiş” dedim. Şöyle yüzüme baktı manalı bir şekilde beni tanıdı, lakin o söylediği sözü hatırlamış olabileceğini sanmıyorum.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir