Bir okul dönemi daha bugün başlıyor. Ne telaş var bende ne heyecan? Öğrencilere yapacağım öğretim yılı başı konuşmamın metni de yok. Hazırlık da yapmadım. Zaten konuşacak da değilim. Aslında Müdür de değilim. Öğretmen olduğum zamanlar bile çok gerilerde kaldı.
Nereden aklıma geldi öyleyse? Tabi bir sebebi var. Bugün en küçük torunum Aybars anaokuluna başlayacak. O yüzden belki de. Ne çabuk geçiverdi yirmi yıl. Yanıldığım nokta neresiydi acaba? Emekli olununca her şey güzel olacaktı hani? Sorumluluk yok, erken kalkması yok, emir almak yok. Onun bunun çocuğunun dertleri sıkıntıları beni ilgilendirmiyor. Sağlığım da yerinde. “Öyleyse senin derdin ne arkadaş” diye sormazlar mı adama? O günlere geri dönmek ister misin deseler? Cevabım, kesinlikle “hayır” olur. Sen dayak istiyorsun derdim ben böylesine. Yani kendime.
İyi de neden öyleyse okula giden bir öğrenci gördüğümde okul, öğretmen lafları geçtiğinde içim doluyor? Gözlerim sulanıp sesim çıkmaz oluyor. Düpedüz ağlayasım geliyor. Gözlerimin içine kor düşmüş gibi yanıp, boğazım düğümleniyor.
Neden bir Neşet Ertaş bozlağı veya Türk sanat müziği şarkısı kulağıma gittiği zaman aynı şeyler oluyor?
Beli bükülmüş elinde bastonu, en azından yarım asırlık yamalı çantasıyla birini gördüğümde, neden sol yanımdan sızı kalkıyor?
Cenazelere katılmayım diyorum olmuyor. Gün boyunca o kabre giren benmişim gibi o zatın ahvalini düşünmeden edemiyorum.
Aklıma annem, babam eski yokluk günlerimiz gelince, dedemi hatırlıyorum, babaannemi hatırlıyorum. Babaannem; yüksek bir mevkide bağımız var. Oraya gittiklerinde Kayseri-İncesu üzerinden giden trenin düdük sesi duyulurmuş. Tren geçiyor derlermiş. Lakin hiç tren görmeden göçtü bu dünyadan. Bunlar aklıma gelince de ardından, yüzüm düşüyor.
Sanatçının “her yerde kar var” dediği gibi, ben de ne yana baksam acı var, hüzün var keder var. Ya da bana öyle geliyor. Geçen gün bir yakınımızın oğlunun düğün merasiminde eski bir arkadaşa rastladım. O da aynı şeyleri mi düşünüyordu ne? Dedi ki, “şu dünün çocuklarını bugün böyle gördükçe içimden bir şeyler kopuyor, ağlayasım geliyor.” Ben de “burada olmaz, tenha bir yerde baş başa verip bir güzel ağlayalım” dedim.
Şuraya biraz oturayım. Gelen geçene dalar, belki yalnızlığım aklımdan çıkar derken, insanların mutlu görünen hallerine bakıp yine gözlerim doluyor.
Üst üste mi gelir, terslikler aksilikler? Belki teselli bulacak bir şeyler olur umudundasın. Teklif ediyorsun ayakta duran tanıdığına “şurada bir çay içelim” diye. “Yok, biraz önce içtim” diyor. İyi o zaman, meşgul etmeyeyim. İşin kolay gelsin. Kasıt yok aslında, bana tesadüf.
Bakkaldayım; “çakmak var mı, ocak yakmak için, milangaz çakmağı?” “Yok, hocam onlar bizde bulunmaz.” Kibrit var, tüp satılıyor, diğer çakmaklardan var, ama ocak çakmağı onlarda bulunmaz. Sorduğum hata…
Eve gitsem ne yapacağım bu saatte? Kütüphaneye çıkayım. Bir iki kitap bakarım. Belki ödünç alırım evde okumak için. Başımı kaldırıp bakıyorum, panjurları sonuna kadar inik. Saat öğleden sonra iki, açık olması gerek, ama kapalı.
Bozuk para var cebimde bir hayli. Şurada bir çay içeyim. Parasını tabağın kenarına koyar kalkarım. Tek başıma masadayım. Birkaç masa ileride kahve işletmecisinin de aralarında bulunduğu okey masasında oyun oynanıyor. Garson birazdan gelir sorar diye bekliyorum. Tanımadığım bir genç. Kapıdan çıkıyor, patronun olduğu masaya soruyor, çay diyorlar, kahve diyorlar, maden suyu diyorlar, içeri giriyor. Birkaç dakika sonra onlarınki geliyor, dağılıyor, bize bakan yok.
“Hey! genç, delikanlı bir çay” bağırıyorum. Elimle çay işareti yapıyorum ne çocuk ne de başka birileri görüyor. Yok, bize paramızla çay bile yok. Kalk git o zaman buradan. Başka nere var? Evine git. Belki hanımın sorar. Aç mısın, susuz musun? diye.
Yolda giderken çok iyi tanıdığın Hacı abin arabasıyla arkandan vız geçiyor gidiyor. Hâlbuki bizim tarafa, epey de bir yol var. O da gitti. Fark edilmedik. Edildik de önemsenmedik.
Sabah çalan telefonla başladı asabiyet, kahvaltıda. Aybars koştu getirdi.” Dede ttnet” tam diyemedi de benzetti. Harflerden tanır arayanları. Açtık, bir müzik sesi. Bitiyor yeniden başlıyor. Tekrardan, “sizi operatöre bağlıyoruz” arkası yok. Kapattım. On dakika geçti geçmedi yine. Bu sefer iki defa çaldı. Açmaya fırsat kalmadan kapandı. Biliyorum ki konuşmadığım müddetçe bu aramalar devam eder. Üçüncüsünü ilçeye gittiğimde aradılar. Açtım, müzik sesi aynen konuşmalar. Bu sefer kendiliğinden kapandı. Ben kapatmadım.
Altıncı aramada yine açtım, “tt nett ten arıyorum. Adım Gökçe, konuşmalarımız kayıt altına alınmaktadır. Cevabım, “Almayın, kayıt altına almayın, aramayın da konuşmak istemiyorum. Anlaşıldı mı?” dedim, kapattım. Zaten işler tersine gidiyor sizin yüzünüzden. Eve geldim Hanım,
“Eldiveni alırken bakmadın mı?” “Evet,” dedim.” Neyine bakacaktım ki?” Elime büyük geliyor. Onunla kabak ayıklanmaz.” İyi bir çift daha alırız, ne yapalım?
Telefonun şarjı az kalmış, on dokuzu gösteriyor. Göz attım prizde her zaman takılı olan adaptör yerinde yok. Priz boş. “Hanım şarj aleti nerede, yerinde yok?” Cevap, “ben nereden bileyim o senin işin?” Her zamanki yerinde yok. Bir yere mi kaldırdın? Cevap, gene insanın tepesine yukarı. “Sen bir yerlere koymuşsundur. Ben görmedim.”
“Aybars’a makarna pişirdim biz yedik. Sana da var, ısıtayım mı?” İyi ısıt da yiyeyim acıktım.
Kapı açık, o yavru kedi miyavv, içeride. Gel çık, çık dışarı. Ha bire içeri içeri kaçar. Arkasından, pisipisi gel çık. Epeyce çıkardık. Yarım dakika sonra, kapı açılır, kedi gene içeride. Koltuklara tırnaklarını sürte sürte eskitti neredeyse. Canımıza doyurdu on, on beş gündür. Öteki yavrular da büyükleri de girmiyor evin içine bir bu. Bahçede belki yirmi tane kedi var. Bununla baş edemedik. Adımlarının arasında yürüyor. Basmayayım diye Ahmet merdivenlerden tepe taklak düşecekti. Ben de ona keza. Açtır hayvan, ondan böyle yapıyor diyorum. Hususi yemek kapları var bahçede. Süt, yoğurt, çorba, yemek ne varsa doldurup götürüyorum. Hatta başka büyük kediler yemesin diye başında bekliyorum. Bir kokluyor, o kadar, tadına bile bakmıyor. Gene kapının dibinde. Kızsan anlamıyor, sevsen anlamıyor. Kısacası başımız dertte.
Bu yazıları yazmaya çalışıyorum, sinirlerim had safhada. O hain sinek rahat vermedi ya. Burnumun ucuna, ya da gözüme konuyor. Sineklik yanı başımda denk getirsem, ezeceğim. Ama uyanık kaçıyor. Hayvan severler duymasın gene de. Ama böyle giderse, sinek nüfusundan biri eksilecek. Hala başımda dolanıyor. Noktadan sonra canına okuyacağımmm.
Makarna yerken, torun yanıma oturdu. “Dede bana da yedir.” Tamam koçum, aç bakalım ağzını… Babaannesi “Onun karnı tok, biraz önce yedi…” “Sen karışma,” dedim, “oğlum yeniden acıkmış.”
Hanım; Emine diyor ki, “babamın morali niye bozuk? Borcu çoğaldı ondan mı diyor?” Yoo, çok şükür borcumuz yok ki moralimi bozsun. Hastalığı atlatamadım, ondandır” dedim. Bugün bir şey daha duydum, elli sekiz yaşında biri gripten ölmüş. Benden bir devre önce öğretmen arkadaşı gördüm evvelki gün ilçede. Beni tanıyamadı. Hâlbuki kırk yıldır tanırız birbirimizi. “Adın neydi, ne iş yapıyon?” gibi sorular soruyor. Hanımı, abisi tanıdı beni o tanıyamadı. Hanımı görmez tarafından, “unutkanlık peydah oldu, unutuyor abi” dedi. Kömür almak için gelmişlerdi. Parasını verecek, cüzdanını hanımı buldu cebinden. “Biz buraya niye geldik?” diyor. Vah, vah Hüseyin Hoca, dedim. Allah şifa versin. Hâlbuki elinden uçan kaçan kurtulmazdı. Gel de moralin bozulmasın…
Bütün bunlar günün birkaç saatinde yaşandı. Şarj aleti bulunamadı. Kedi giriş çıkışları hala devam ediyor. Sineği vuramadım burnuma, kulağıma konup duruyor. Tt netten yeniden ararlar mı bilmem? Düzelen bir şey yok ki moralim düzelsin.
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi