Devamı…
Kendimiz olamamışsak, sürü psikolojisine uyarak ne yapacağı belli olmayan neyi, niçin savunduğunu düşünemeyen, uyandıran kişileri de tehdit olarak gören birer şahsiyet olup çıkarız. Sürüye dâhil olmamak, kendi yolunu çizmek, farklı bir renk katmak günümüzde pek sevilmeyen, yalnızlaştırılan eylemler ne acı ki. Herkes gibi olmak çok keyifli, daha konforlu. Çünkü risk almıyorsunuz, yaptığınız kötülükleri başkaları da yapıyor diye gerekçe de hazır. Konu hakkında bilginiz olmasa bile inanırsınız. Aramamış emek vermemiş hazır bulmuşsunuz. Kendinizi daha güvende hissedersiniz. Jung da bu tartışmaya şöyle katkı sağlamış: “Hayvan sürüleri kalabalıklaştıkça akıllanır, insan sürüleri kalabalıklaştıkça aptallaşır!” Kalabalıklar arttıkça duygusal tepkiler de artıyor. “Ver mehteri” dersiniz ve müthiş bir coşku sizi karşılar. Ne zaman sorgulamaya, gerçekçi olmaya, olayları okurken denge ve hikmet penceresinden bakmaya başladığınızda işte o zaman bir şahsiyet penceresi de açılmış demektir. “Seni diğerlerinden farksız yapmaya tüm gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir” diyen Edward Cummings’in, şiirlerini küçük harflerle yazması da kendi olma yolculuğunun bir parçasıdır diye düşünürüm.
İnsan olma yolunda ilk durağımız kendimizi tanımak. “Ben kimim, nereye gidiyorum, yaşam gayem nedir, hayatım anlamlı mı?” gibi sorular sormak. İhtiyaçlarım ve beklentilerim neler? İnsan ilişkilerinde empati yapabiliyor muyum? İletişim kurarken kendimi ifade edebiliyor muyum, duygusal ilişkilerde tam olarak neyi arıyorum? Eksik kaldığım ve üzerinde çalışmam gereken davranışlarım neler? Bunları tespit ettikten sonra iyi görünme tutkusun-dan, sahte kimliklerden uzaklaşıp halının altına süpürmek yerine halının altını da süpürmekle devam etmeliyim. Sosyal medya, korsan benliklerle, varlığını başkaları gibi olmaya borçlu insan tipleriyle dolu. Başkalarının gerçeklikten uzak yaşam tarzına bakıp kendi hayatıyla kıyaslayan birinin mutlu olması beklenemez.
Geçmişin bizde bıraktığı izlerle, travmalarla, yaralarla yeniden yüzleşmeliyiz. Dostoyevski bir yazısında; “ya hatalarınla yüzleşir ya da hatalarınla yüzsüzleşirsin. Cahil olmak ayrı, pislik olmak ayrıdır” der. Çocukluk çağındaki kendimizle konuşalım. Ömrümüzün arka sokaklarında yaşanan güzel anıları, heyecanları, masum duyguları hatırlayıp gülümseyelim. Şiddetin geçmeyen izleri kalmışsa üzerimizde, yıkık dökük bir çocukluk hatırlıyorsak, affetmemiz gereken kişileri affedip hafifleyelim. Eksik kalan yanımıza dokunup öz şefkat gösterelim. Kardeşlerinin yapması gereken şeyleri kendisi yapan, çocuk olması gerekirken yetişkinmiş gibi davranan bireyler kendi olmakta daha çok zorlanabilirler. O açıdan potansiyelimize göre sorumluluk alalım. Çok iyi keman çalan, güzel resim yapan ya da oyunculuk yeteneği olan bir çocuğa tercih döneminde Hukuk Fakültesi yazdırma çabası onun kendi olmasını engelleyecek, belki de sanat dünyası iyi bir sanatçıyı kaybedecektir. Arkasında olmak yerine önünde durup gündelik işlerini siz yapmayın. Üniversiteye mi yerleşti, güvenlik açısından bir sorun yoksa bırakın okuyacağı şehre kendisi gitsin, keşfetsin, kayıt işlerini yapsın. Yeni bir şehirde tek başına yaşamanın gerektirdiği sorumlulukları alabilsin…
Hayır demeyi bilmek önemli. Her yere yetişmeye çalışmak, kendimizi huzurlu hissetmediğimiz eylemlerin içinde bulmak bir ruh yorgunluğunu da beraberinde getirir. Mükemmeliyetçi olmak da kendi olma yolunda karşılaşacağımız engellerden biri. İnsanı eksik hissettiren, olması gerekene asla ulaşamayacağı hissi verdiren bir duygu bu. Her şeyin en iyisini yapamayabiliriz, her şeye sahip olamayız, her şeyi yönetemeyiz. İnsan aciz, Allah mükemmeldir. Aldığımız kararlarda başkalarının önyargılarından, geçmişin küllerinden, nefrete dayalı olumsuz bakışlardan uzaklaşmalı. Zira ilkesizlik kararsızlığı da beraberinde getirir. Gri değil ya siyah ya beyaz olmalı…
“Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin” diyor ya şarkıda; yine yüzyıllar öncesinden Mevlâna, “düşüncen konuşmana, konuşman hareketine, hareketin kaderine yansır. Güzel düşün, güzel yaşa” der. Divan Şairi Nesimi’nin bir nefesini de konuyla alakalı görüp buraya alıyorum…
“Har içinde biten gonca güle minnet eylemem. Arabiyi, Farisiyi bilmem, dile minnet eylemem. Sırati müzre müstakim gözetirim rahimi. Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem… Bir acaip derde düştüm herkes gider kârına. Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına. Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına. Rızkımı veren Hüdadır kula minnet eylemem… Ey Nesimi, can Nesimi ol gani mihman iken. Yarın şefaatlerim Ahmedi Muhtar iken. Cümlenin rızkını veren ol gani serdar iken. Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem…
Son bir ay içerisinde ülkemizde bir insanlık ayıbı işlenmiştir. Henüz iki buçuk yaşındaki Yörük kızı Müslüme kaybolmuş, bir hafta sonra, evinden yedi kilometre uzakta cansız bedeni bulunmuştur. Henüz olay tam anlamıyla aydınlatılamadı. Lakin yakınları tarafından istismar edildiğine dair ipuçları olduğu söyleniyor. Bu mevzuda duygularını dile getiren tanıdığım bir bayanın, aynı zamanda bir annenin yazısının bir bölümünü alıyorum.
“Çocukken öğretmenlerimiz güzel bir dünyada yaşayacağımıza inandırdılar bizleri. Hayaller kurduk, hep güzel hayaller. Sonu hep mutlu biterdi. Fakat sonradan yaşadıklarım, duyduklarım, gördüklerim bu dünya meyledilecek, sevilecek bir yer değil dedirtiyor. Müslüme; sen günahsız olarak rabbine kavuştun. Asıl bizlere yazık. Bizler nasıl dayanacağız güzel Müslüme. Kanıma dokunuyor sana ve senin gibilere yaşatılanlar. Yüreğimi yakıyor güzel kızım. Size yapılanları “Yüce Allah görüyor, her şeyi o biliyor” demekten başka elimden bir şey gelmiyor. Affet bizi güzel Müslüme.”
Not: Bu yazının bazı bölümleri, Ahmet POLAT’ın “Kendi Olma Yolculuğunda İnsan” başlıklı yazısından alıntıdır.
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi