İNSAN OLMAK

İnsan; sevinir, üzülür, konuşur, öğretilirse okur-yazar, mutlu olur mutsuz olur velhasıl diğer canlılardan farklı olarak, düşünen bir varlıktır diye tarif edilir. Bunlar mesele değil. Bu özellikler zaten yaratan tarafından verilmiş insanlara. Ayrıca elde etmek için bir gayret de sarf edilmiyor. Mesele, hayatın içerisinde iyi hasletlere sahip olabilmek yani “insan” olabilmek. İnsanlığın gerektirdiği vasıfları elde edebilmek. Eğitimle, tecrübeyle, yaşamakla vesaire. Neticede insan gibi insan olabilmek.

Havanın çok soğuk olduğu bir günde adamın biri pencereden dışarısını seyrediyormuş. Sütçünün sesini duyar. Hanımına; “kap getir de süt alayım” der. Hanımı, “evde süt var. İhtiyacımız yok” deyince; “hanım bizim ihtiyacımız yok, ama sütçünün ihtiyacı varmış ki bu soğukta üçüncü defadır geçiyor sokaktan.” İşte insan olmak böyle bir şey. İyi insan olmaktan ziyade, başkalarına da iyiliği dokunan olmalı. İnsanlar ölür, yerini doğanlar alır. Önemli olan insanlığın ölmemesi. İnsanlığın öldüğü yerde kimin, kimlerin nasıl hayatta kaldığının ne önemi var ki?

İnsan olmak taa çocukluktan eğitilmekle başlar. Çocuğun gelişebilmesi için aile içerisinde dinlenmesi gerek. Bu okulda, sınıfta da devam etmeli. Ailede dinlenmeyen çocuk, kendini dinleyen kim varsa onlara uyar. Yani daha çok arkadaşlarına. Onlarda da kötü alışkanlıklar varsa aynen o da edinir. Genç olduğunda suç işlerse ancak o zaman önemsenir. Haliyle de geç kalınmış, polis ve hapis-haneyle tanışmış olur. İnsanlar başkaları tarafından dinlendikçe kendilerini bulur ve kim olduklarının farkına varırlar. Şu kıssa sanırım olayı özetler. “Ağaca çıkacağım anne, bana yardım et” dedim. Annem; başkasının çıkardığı yerden inemez, düşersin” dedi. Bunu hiç unutmadım.

Nobel Ödüllü Prof. Aziz Sancar da gençlere şöyle sesleniyor. “Sakın kişiliğinizi satıp şunun-bunun sâyesinde bir yerlere gelmeye çalışmayın. Sâye gölge demektir. Gölgeye girenin gölgesi olmaz.”

Ağaçlar da beklenen bir yağmurla sevinir insanların sevindiği mutlu olduğu gibi. Sulandıkça da büyür. Gereksiz dalları budanırsa daha gür hale gelir. Alman yazar ve ressam Hermann Karl Hesse “Ağaçlar” adlı kitabında “Onları dinlemediğimiz sürece bizden daha bilgedir ağaçlar. Ama onlara kulak vermeyi öğrendiğimizde, düşüncelerimizin tam da o uçuculuğu, o çocuksu telaşı benzersiz bir coşku kazanır. Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı da arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur” diyor. Onlara hayret ve ibret nazarıyla bakmayı, söyledikleri şarkıyı duymayı öğrenmek, insanın kendi olma arzusunu da yani iyi insan olmayı geliştiren bir durumdur. Zira kendilik bilinci, yaşamın farkında olmayı, başkalarını da düşünmeyi, hayata estetik değer, renk ve ahenk katmayı gerektiriyor. Peki, bütün bunların eksikliğini hissettiğimiz zamanlarda bir insan neler yapabilir? Kâinatı okumak da başlı başına müfredatı olan bir eğitim sistemi midir?

İnsanın kendini tanımlayabilmesi, adına “ben” dediğimiz şeyin altına listeleyebileceğimiz her şey insan ilişkilerini yönetmemiz açısından çok etkilidir. Özgüven, özyönetim gibi değerleri geliştirmek de buna bağlıdır. Fizyolojik açıdan anne karnında başlayan hayat yolculuğunda o kadar çok dış uyaranla karşılaşıyoruz ki; annenin psikolojisi, doğduğumuz ev, yaşadığımız şehrin iklimi, aile dışında ilk yabancı kişiler, çocukluk arkadaşları gibi birçok etken insan oluşumuzun birer parçası. Cinsiyetimiz, korkularımız, hayallerimiz, inancımız, milliyetimiz, düşüncelerimiz, önyargılarımız, kimlik algılarımız bir ağaç tohumu gibi biz büyüdükçe o da filiz verir. Sonra yeni insanlar tanıdıkça, kitaplar okudukça, yeni mekânlar gezdikçe zihnimizdeki şablonlar değişmeye başlar. Anne babalarımızın da hataları varmış, çocuklukta dokunulmaz, sandığımız birçok şeyin aslında hiçbir değeri yokmuş; okullarda öğrendiğimiz birçok bilgi mutlak doğru değilmiş; karakter ve mizacımızı da şekillendiren, çocukluk çağından bugüne aktarılan davranışlarımızı sorgulamaya başlayıp, sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşadığımız zaman, kendimiz olma yolcusuyuz demektir.

Bu değişime engel teşkil eden her şey, benliğin etrafını kale gibi kuşatıp, “insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” sözünün dışına çıkmayı başaramayan, bir ağaç kadar gelişim gösterememiş bireyler haline geliyoruz. Başkalarının ayak izini takip etmek yerine yeni izler bırakmak, koroya dâhil olmak yerine farklı bir ses çıkarmak, aynı renklerle boyanmış dünyaya farklı bir renk katabilmek kendimiz olabilmenin neticesidir.

Bugün anne babaların çocuklarını yetiştirirken yaptıkları büyük hatalardan biri kendi şarkısını söylemek, kendi sahnesine çıkmak, nevi şahsına münhasır bir şahsiyet inşa etmek isteyen bir çocuğun bu talebine kayıtsız kalmak ya da tepki göstermektir. Yaşamı boyunca kendisini bütün yeniliklere kapatan bir ailenin, çocuğunun bu özelliklerini keşif ve kabul etmeleri beklenemez. Zira kendi konfor alanlarını asla terk etmek istemezler. Yeni olan her şey düşünmeyi, emek vermeyi, geleneksel ölçütlere aykırılığı da beraberinde getirir. Z kuşağının anne babasıyla yaşadığı çatışmaların arka planında bu psikoloji yatmaktadır. İnsanın köklerinden gelen doğrularını, kalıplaşmış düşüncelerini değiştirmesi zor bir süreçtir. Deist olduğunu ifade eden bir imam hatiplinin babası aslında evladının inançları konusunda kendi başına karar vermesinden dolayı kaygı duymaktadır. Başörtüsünü çıkarmaya karar veren genç bir kızın annesi de evladının kız başına bu konuda karar vermesini doğru bulmaz. Oysaki kabul etmekten etmemekten önce anlamaya çalışmak, sebeplerini araştırmak, önceden tedbirimizi alıp egomuzu kuşatan o kaleyi içeriden fethetmiş olsak sorun kalmayacak…

Değiştirmek istediğimiz her ne ise, ailemiz mi, köyümüz mü, şehrimiz mi, dünya mı ne olursa olsun bunun ilk adımı kendimizi değiştirmekten başlar? Bu cümleden rahatsız olanlar, hep başkalarını eleştiren, yargılayan, hep başkalarının değişmesi gerektiğini söyleyip duranlardır. Yeni adımlar atılacak, gerekirse başarısız olunacak, yeni fikirleri tanınacak ki bir robottan farkımız olsun. İnsan, yerine başka bir varlık konulamayacak kadar kıymetli, kendini tanımlayabilen, uzaktan bakabilen tek canlı iken, yıllar yılı aynı kalmak, değişime direnmek Allah’ın insanlar üzerindeki umudunu boşa çıkarmak değil midir?

Peki, insan nasıl kendi olur? Nietzsche bu soruyu Ecco Homo kitabında sormuş ve önce, kişinin kim olduğunu unutmak zorunda olduğunu savunmuştur. Bunu şöyle izah edebiliriz; öncelikle bize dayatılan ideolojileri, kimlikleri çıkarıp atmalıyız. Örneğin, moda nasıl giyinmemiz gerektiğine karar veriyor, bizler modaya uymakla özgür olduğumuzu sanıyoruz. Peki, ne giyeceğimize hep başkaları karar veriyorsa, gerçek anlamda özgür müyüz? Siyasi partiler, cemaatler, dernekler, sivil toplum örgütleri bazı konularda bizim nasıl düşünmemiz gerektiğini belirliyor. Ne düşünmemiz gerektiğine, nasıl tepki vereceğimize başkaları karar verecek, ama biz özgür olduğumuzu iddia edeceğiz? İşte kim olduğunu unutmakla başlamak demek bütün bunları aşıp özgünlüğe, dolayısıyla özgürlüğe doğru yol açmaktır. Ailenin, toplumun devletin istediği ve normal gördüğü bir kişi mi olmalı, yoksa kendi seçimlerini yapmış, olduğu gibi görünen biri mi? -Devam edecek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir