BENİM TÜRKÜM

Yıllar oldu; on yıl, yirmi yıl belki daha fazla. Kendime dönüp de soramadım “nasılsın” diye? Bir telaş, koşuşturma bir yerlere geç kalma kaygısı. Borçlar harçlar, çocukların tahsili, iş bulması, askerlikleri, evlenmeleri… Koştur koştur yoruldum. Ne zaman ki bu koşturmalar bitti, döndüm ve sordum; “nasılsın kalbim?” Kalbim:

“Çok üzgünüm, artık eski formumda değilim, yoruluyorum. Beni daha fazla zorlama” dedi. Gözlerim; “yoruldum artık, uzağı göremiyordum, şimdi yakını da az görüyorum;” ayaklarım; “çok yoruldum, dinlenme vaktim çoktan geldi” dedi. İç organlarım ona keza, böbreklerde kis, safra kesesinde kum, midede ülser, gastrit, karaciğerde yağlanma falan filan. Döndüm geçirdiğim yıllara baktım, hiç farkına varmadan akıp gitmişler. “Bir kapı olsaydı evimizden, yolumuzdan karlı rüzgârlı dağlara açılan, başımızı yaslayacağımız sisli bir omuz olsaydı, bu dünyanın kahrı daha kolay çekilirdi” diye düşündüm. Sabahattin Ali’nin dediği gibi; “insan ki gelip geçer dünyadan nefes gibi. Ne büyük ıstıraptır yaşamak herkes gibi.” Birileri olmalıydı hayatımızda uğruna şiir, öykü ve romanlar yazacağımız. O kişi yoksa bu dünya ne şiir ne roman yazmaya değer bir yer değilmiş.

“Eğer” dedim, “sabah penceremizi açıp dışarı baktığımızda gökyüzü güneşi görmemizi engellemiyorsa, demek ki birileri bu günlerimizin bedelini ödemiş. Onursuzluğun acısının, ağır bir tokat gibi suratımıza inmemesi bu sebepledir. Öyleyse yaşanması gereken günler, geceler var daha. Neslimize de bir şeyler bırakabilmek adına gökyüzünü ve doğayı kirletmeden yaşamak…

Kim ne derse desin, kaç yaşında olursak olalım, insanı hayata bağlayan umutlarıdır? Her şeye rağmen bir gün fotoğraflarda kalacağını bile bile bir sevda şarkısı gibi yaşamak güzel. Sadece onurunu kaybetmemeli insan. Ne zulme ne acıya ne de gözaşına boyun eğmemeli. Çünkü onuru ol-mayan insanın kendisi de yok gibidir. Gözyaşı ise mutsuzluğun anahtarı.

İnsan insana güvenmeyi özler. Saygı ve sevgi görerek yaşamayı ister. Her canlı kendi türüne güvenmeye muhtaçtır. Dünyaya küsmek, kırılmak, bundan dolayı susmak kendimizden bile ağır bir yüktür. İyi insan, kimseye kötülük yapmayan saf insan demek değil ki. Her kötülüğün farkında olduğu halde iyiliği tercih edendir.

Hiç hesapta yokken biri çıkıyor karşına ve onu çok seviyorsun. Aslında durduk yere başına iş açıyorsun, ama bilmiyorsun. Sonra yüreğini açıyorsun ona. Korkularını anlatıyorsun, zaaflarını, zayıf yanlarını gösteriyorsun. Çünkü öyle eşsiz görüyorsun ki onu; sanki tüm korkularını, yaralarını iyileştirecekmiş gibi geliyor. Yarama yama olsun istiyorsun… Seviyorsun işte! Canın gibi belki daha çok… Güveniyorsun… Gün geliyor içini açtığın, yaralarından bahsettiğin, iyileştirecek sandığın o insan yeni yaralar ekliyor sana… Yeni acılar, yeni yarım kalışlar… Kalbin kırılsa geçer belki, ama kırılacak bir kalbin bile kalmıyor… Üzülmek, kırılmak, sevilmemek falan sorun değil. Bunlar geçiyor, geçmese de insan bunlara alışıyor, kabulleniyor… Lakin kötü olan ne biliyor musunuz? Karşılıksız sevdiği halde böyle parçalanınca kalp, bir daha sevemiyor işte. Çünkü birine güvenmek kolay değil! O bizim çok sevdiğimiz yalnızca sevgimizi değil, sevgiye olan güvenimizi de alıp götürüyor. Aslında onlar affedilmeyi en çok da bu yüzden hak etmiyor.

O sebeple etrafımda çok insan olmasın, insan olsun yeter diyorum. Benim çevremde gerçekten sevdiğim insan azdır. Bu yaratılanı yaratandan ötürü sevmemek anlamında değil. Çoğunu görüp tanıdıkça iç yüzlerinin nasıl hiç göründükleri gibi olmadığını; iyi ya da akıllı gibi görünenlere bile nasıl güvenilmeyeceğini her gün daha açıkça anladığım için.

Ömür hızla akıp geçiyor. Yarın dediğimiz göz açıp kapayıncaya kadar dün oluveriyor. Bak, Mart Ayı da bitti gidiyor işte. Yağmurlar yağıyor, bazen güneş bazen soğuk. Varsın deli derlerse desinler vakit varken yağan yağmurlarda ıslanmak lazım hem dünyayı hem de kendimizi arındırmak için. Neyini yitirmişse insan en güzel onun türküsünü söylermiş. Bizlerin türküsü de yitirilen hayatın türküsü olur ancak. Dervişe sormuşlar dünyadan ne anladın diye? Derviş cevap vermiş; “ölülerin sevgiyle anıldığı yaşayanların sevgisizlikten öldüğü bir dünyaya şahit oldum. Ölülerin toprağına çiçek ektiler, yaşayanların bahçesini talan ettiler” demiş.

“Bugünün kıymetini bilmek gerek; yeniden başlıyorum yaşamaya,” dedim ve kalbimden onu üzen, zorlayan şeyleri söküp attım. Sevgi, şefkat ve hoşgörü filizleri ektim yerine. Gözlerimi güzelliklere çevirdim. Ayaklarımı uzattım ve “emin olabilirsin; artık seni yormayacağım” diye söz verdim. Kollarımı sardım kendime “işte şimdi mutluyum, huzurluyum, kendimi seviyorum. “Artık beni kimse üzemez” dedim. Çünkü sevdiklerim yanımda, sorun yok. Bu hayat bize yaratan tarafından sunulmuş bir armağan. Zamanımız var mı bilmeden, ertelemenin anlamı yok?  İster tatlı ister acı olsun hemen yaşanmalı. Sağlıklı, mutlu ve huzurlu geçmeli. “Biliyorum, kolay değil yaşamak; ama işte bir ölünün hala yatağı sıcak, Birinin saati işliyor kolunda. Yaşamak kolay değil ya kardeşler, ölmek de değil; Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.” Orhan Veli özetlemiş bizim için. Şükrü Erbaş da “bir çürümenin ortasında utancımıza tutunmuş iyi şeyler düşünerek yaşamaya çalışıyoruz” diyor.

Hayata karşı ilk küskünlüğümüz; yanımızda sandığımız kişileri, karşımızda görmemizle başlayıp, sırtımızdan vuruluncaya kadar devam ediyor… Her şeye rağmen, her türlü kırılıp incinmişliğe rağmen ben yine de seviyorum insanları. Ama artık çoğunu uzaktan. Muhatap olmadan, kin, öfke gibi insanı zehirleyen duygulara yer vermeden sadece yaratandan ötürü, yaratılmışa saygıdan dolayı…

Hayat felsefemde kimsenin kötülüğünü istemek yok. Bu tür düşüncelere yüreğimde yer vermem. Yeryüzünde gün ışığına layık olmayan nice insanlar var. Buna rağmen güneş her sabah yeniden doğuyor. Hayatın bu kadar önemli tutulması sonlu olmasından değil mi? Sadece şuna dikkat ederim; hayatı kaybetmekten çok, yaşamın anlamını kaybetmekten korkarım. Bana iyi gelenler yakın olsun, beni üzenler uzağımda dursun, malum gün gelinceye kadar en azından. Nasılsa o gün kimse kimseye bir şey yapamayacak.

Hülasa, ölmeyi arzu edecek kadar dertli değilim çok şükür. Lakin öyle yaşama sımsıkı sarılacak kadar da hevesim yok. Çünkü göreceklerimi gördüm. Kendi çapımda zevklerim, mutluluklarım oldu. Hani çoban demiş ya “zengin olsam, soğanın cücüğünü yerdim” diye. Benimki de öyle işte. Acı çekmeyi, özlemeyi, hasreti, az buçuk aşkı tanıdım. Nefsime zulmetmedim, ama onun isteklerine de tamamen boyun eğmedim. Biliyorum ki, insanoğlunun arzuları, istekleri hiç bitmiyor. Bir düşünür; “eğer yıldızlar insan olsalardı, gökyüzü onlara dar gelir sığmazlardı” demiş. Doyumsuzdur insan. Oysa yaratan dünyada bir süre oyalanmak için az bir zaman tanımış.

Odamın kapısını kapatıp yalnız kalmak çok zaman yaşamımın güzel anlarından olmuştur. Tercih etmişimdir. Artık yaşayacak çok zamanım yok. Çoğu gitti azı kaldı. Ve gittiğim yere hiçbir şey götüremeyeceğim. Bundan sonra yapacağım en güzel şey, yaşam standartlarımdan ödün vermeden, bütün öfkelerimi, kırgınlıklarımı, hayallerimi, yaşarken anlatamadıklarımı yazmak, yazamadıklarımı da benimle götürmek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir