Pek çok insanın duygularıyla ilgili kafa karışıklıkları olur. Bazılarının problemi sadece ne hissettiklerini tam manasıyla çözememeleridir. Bazıları duygularını tanırlar, fakat onları ifade edemezler. Ben hangisiyim bunların? Kafam karışık ne istediğimi ne hissettiğimi bilmiyorum şu an? Aklıma gelenler hep sıradan şeyler. Onlar da birkaç cümlede biter gibi geliyor. Üstelik bilsem bile kalemle kâğıtla nasıl ifade edebileceğimi kestiremiyorum?
Duygular, hayaller öyle damdan düşer gibi oluşamıyor maalesef. Ama düşündüklerimizden, bazı olaylardan, duyduklarımızdan, anılarımızdan ortaya çıkıveriyorlar ansızın. Duygular stresten de etkileniyor. Stres altındayken zaten duygulara eşlik eden fizyolojik uyarılara benzer bir durum yaşanıyor.
Eğer duygulara dokunulur ve ifade edilirse o an daha enerjik olunuyor. Eğer duygulara dokunulmaz ve ifade edilmesine izin verilmezse uyuşuk, tembel, yorgun, pısırık ve kaygılı hissediyoruz kendimizi… Duygularda doğru ya da yanlış yok. Doğru ya da yanlış, geçerli ya da geçersiz olabiliyor. O yüzden, başkalarının hissettiği ya da hissetmesi gerekenler konusunda doğru ya da yanlış hükmünde bulunmamaya dikkat ederim. İşte bu sebeple, benim açımdan veya benim fikrim diyerekten ifade etmeye çalışıyorum. Çünkü birkaç saat sonra “bunları ben mi yazmışım?” diyecek kadar da farklı görebiliyorum.
Duygularımızı genellikle önemsiz görüp bastırırız. Bazen de kontrol eder, ama ifade edemeyiz. Bazen duygularımızı içimizde tutarız. Başkalarıyla paylaşmak, ifade etmek istesek bile o duygularla uğraşmak istemiyoruz. Bazen duyguları görmezden gelebiliyoruz. Bu kaçınma ya da bir bahaneye sığınma bastırmanın farklı bir biçimi oluyor.
Hayalleri, duyguları bir kenara koyarak biz gerçek olanlara yoğunlaşalım. Benim açımdan ben kimim, nasılım? Çünkü hali hazırda kimse benim hayat hikâyemi yazmaz, profilimi de kimse okumaz. Şairin dediği gibi “sessiz yaşadım kim beni nerden bilsin?” Önemsiz bir kimseyim çünkü. Ünlü biri değilim genç, yakışıklı sayılmam; zengin değilim falan filan. Ama esas mesele okuma özürlü insanlar olmamız. Gözümüz yorulmasın diye bilgisayar programına yükleyip sesli olarak dinliyoruz. Ama sosyal medyadan saatlerce de gözümüzü ayırmıyoruz. Milli Eğitim Bakanı “Liselere sınıf tekrarı sistemini getirelim. Çünkü okuma-yazmayı öğrenmeden Lise mezunu oluyor çocuklarımız” demiş. Zahmet etmeyin sayın bakanım. Okuyup yazıp da ne olacak ki? Boşuna zaman kaybı. Neyse ben kendim için bir şeyler yapmış olayım; okunmaya okunmaz da hani “söz uçar yazı kalır” derler ya o açıdan.
İsimlerin insan karakterine etkisinin olduğu, yaşam tarzlarını etkilediği de söylenir. Ben de ismimi araştırdım.
İsmim, Türkiye’de en popüler isimler listesinde 351. sırada yer almaktaymış. İsmimin Numerolojisine de baktım, o da yedi çıktı. Yedi rakamı için ismimin kader sayısı yorumu şöyleymiş; bitmek tükenmek bilmeyen bir güce ve arzuya sahipmişim. Çok sağlam ve güçlü bir yapım varmış. Elimi attığım her işte farkımı kolayca ortaya koyabiliyormuşum. Çok üretken biriymişim. Para kazanmak konusunda doğuştan gelen bir becerim varmış, ama ilerde bir gün çok kırılmaktan ciddi anlamda endişe duyuyormuşum. Yorumu bu. Ne kadar güzel değil mi? Tam lider olacak bir karakter. Bir de analizi varmış, o da şöyle; aynen kopyaladım.
İsimlerin her bir harfi kendine özgü kişisel özellikler taşır. Aşağıda ismimin harflerinin karakteristik özellikleri gösterilmiştir.
(N) özelliği: Sağduyulu, utangaç, (E) özelliği: İletişim, duygusal karışık, (V) özelliği: Devrimci/asi, farklı, (Z) özelliği: Araştırmacı/zeki, fedakâr, (A) özelliği: Öncü, lider, mantıklı, (T) özelliği: Hayalperest, tembel,
Neyse, T özelliğinin “tembel” kısmı pek hoşuma gitmedi, ama maalesef benim şu anki durumuma uyan tek özellik de o. Hayalperestlik zirve yaptı bende. Tabi ki yatarak ya da oturarak. Tembellik diz boyu… Bu arada başka isimlere de baktım. Hiç kötü olanına rastlamadım. Burçlar da öyle. Hangi burçta doğarsa doğsun aynı şeyler. Bakın, ikizler Burcu benim için; “Sosyal çevre ilişkileriniz, arkadaşlık ilişkileriniz, fikirleriniz bu hafta önemli olacak, sevgili İkizler ve Yükselen İkizler. Haftaya hızlı başlıyorsunuz. Hafta ortası kendinizi yorgun hissedip geri planda durmak, daha sakin ortamlar da kalmak isteyebilirsiniz. Hafta sonu oldukça keyifli ve hızlı geçecek…” Ne güzel? Bir işe hızlı başlarsan zaten ortasında yorulursun belli bir şey.
Diğerlerinden de bazılarını okudum, içerik olarak aynı aşağı yukarı. Öyleyse, burçlar güzellikler söylüyor, isim analizleri, yorumları herkesin iyi de bu kadar müflis, bu kadar arsız, hırsız, yolsuz, tinerci, içkici, ayyaş, katil, anarşist kısacası şerefsiz insan nerden peyda oluyor?
Düğün çalmaya gelen çalgıcıların dibinden ayrılmazdım çocukken. Hele o kemanın, gırnatanın sesi ne güzel gelirdi. En kolayı da keman herhalde. Elindekini tellere sürterek çalıyordu. En zoru da cümbüş zannedersem. Adam hem tellere aşağı yukarı vuruyor hem de parmaklarıyla hızla tellere basıyordu. Bir elime alabilsem şu sazı, mutlaka çalarım, derdim.
Fırsat on üç yaşımda ayağıma geldi. Dayı, küçük sazını bizim eve bıraktı. Askere gitti. Ben habersiz onda hasretimi giderdim. Şu anda vasat düzeyde bağlama, buna bağlı olarak diğer bazı aletleri çalabiliyorum. Bir mecliste dinletecek kadar çalabiliyorum. Amatör olarak, gayet de memnunum. Oynamayı pek bilmem, ama güzel bir oynayan gördüğüm zaman gıpta eder “şu meydandaki ben olabilseydim” derim yani.
Verdiğim sözü tutarım, tutamayacağım sözü de vermem. Aksini yapanlar babam, evladım bile olsa nazarımda en alt sıralara iniverir. Bilmiyorum, sonradan mı oluştu, yaratılışımdan var mıydı, bekletilmekten nefret ederim? Hele şöyle olursa; birlikte yürüdüğünüz arkadaşımız, akrabamız birisi müsaade alarak veya almadan, bir başkasıyla muhatap oluyor da seni kenarda bekletiyorsa çekip gidesim gelir. O üç, beş, on dakika neyse yıllar gibi gelir ve eminim ki ömrümden ömür alır götürür. Bu tür hadiseler de nedense başıma çok gelir. Bazıları pervasızca özür dilemeyi bile bilmez. Bir kısmı da hiç oralı olmaz. Sanki bekleyen makam şoförü ya da onun koruma köpeği gibi. Saygısızlık olmasın diye pek bir şey söylemem. Bir yakınımın hanımı dert yanıyor bize. “yürüyüşe çıkarız veya alışverişe… Yolda rastladığı birisiyle dakikalarca konuşur. Ben sıcakta ya da soğukta onu beklerim. Tepki gösterdiğim zaman da “ya hu bu kız benim öğrencim. Kocasıyla arası bozulmuş benden yardım istedi. Ne yapsaydım, çekip gitse miydim?” der. Otuz yıl öğretmenlik yaptı aynı şehirde. Yüzlerce öğrencisi var, her an birileriyle karşılaşıyor. Ve ben hep bekliyorum… Hangimiz haklı?”
İşte ben böyle durumlara tepki verdiğim için kibirli, huysuz adam oluyorum. Diğerleri iş bitiren, beklenen doğru adam.
Evimden çıkmış, anneme doğru giderken yolum üzeri bir evden çıkmakta olan bir büyüğüm seslendi. “Haber vereyim de birlikte gidelim.” Tamam, dedim ağır aldım. Temmuz ayı, bulunduğum yer güneş ve öğle vakti. Diyeceği laf şuydu, “ben çıkıyorum,” köy evi dış kapıdan seslense her kes avluda duyarlar. Öyle yapmadı içeri girdi… Ben bekliyorum. Asfaltın ortasındayım. Gidecek gölgelik yer yok. Geziniyorum, ileri geri gelen giden yok… Kapıya kadar varıyorum, bakıyorum ki masaya oturmuş, oradakilere bir şeyler anlatıyor. “Haydi, gelmiyor musun?” Cevap, “geliyorum” ve kalkıyor. Ben yeniden yola çıkıyorum, o tekrar oturmuş. On beş dakika daha bekliyorum ve sabredemeyerek yoluma yalnız devam ediyorum. Gideceğimiz yer iki yüz metre yok belki de. Üç beş dakika sonra o da geliyor. Benim yerimde kim olsa tepki göstermez mi? Yolumdan alıkoyup, sonra da yirmi dakika güneş altında bekletmek nasıl açıklanır? Şöyle açıkladı, “tam çıkarken biri bir şey sordu. Onu açıklamak zorunda kaldım.” O zaman bana neden geliyorum dedin beklettin? Cevap, “beklemeseydin, gitseydin.” bu kadar basit.
Bu olayın benim üzerimdeki tesiri, sanırım benimle gidecek. Hastaneye gidersin, markete, bankaya başkalarının hakkına riayet ederek sıranın gelmesini beklersin. Bu saatler sürse aldırmam. Lakin böyle durumlarda artık, kim olursa olsun bir dakika beklemem diyorum.
Şimdiki gençlerin lakayt ve umursamaz tavırlarına müsamaha göstermek imkânsız benim açımdan. Başta benim çocuklarım. Hele biri deli ediyor beni. Babasın, evladından basit bir şeyi yerine getirmesini istiyorsun. Aslında ona görevini hatırlatıyorsun. Arabamı alıp bugün işine gitmiş gelmiş, örnek; “oğlum, arabamın anahtarını yerine koymamışsın.” Cevap, “yukarıda pantolonumun cebinde kaldı” hareket yok. Çünkü o araba bana yarın sabah lazım. Biliyorum ki unutacak ve alıp iş yerine götürecek. Sonra, ne yaparsan yap? Yukarı çıkacak sanıyor bir daha hatırlatıyorum, “daha buradayım.” Oldu iki, aklımdan çıkmıyor ki, ya ben de unutursam diye? Kalkıp merdivenlerden evine çıkıyor, ben hala anahtar bekliyorum merdivenin dibinde… Sonrası malum, tahmin edebilirsiniz artık. Bağırıyorum…
Böyle durumlar babaya yaşatılmaz. Baba bu kadar ayaklar altına alınmaz. Baba sözü bu kadar ucuz, değersiz olamaz. Madem, unuttun hatırlatıldığı zaman hemen gider getirirsin. Çocuğuna on sefer kalkıp istediğini yapıyor, babasını da böyle üzüyor eşşek kadar adam. Hasta edecek beni.
Yoruldum, yoruldum artık. Otuz sene, hatta daha fazla hep başkalarına laf anlatmaya çalıştık. “O şöyleydi, bu böyleydi” diye. Usanıyor insan. Evinde de bazı şeyler söylenmeden, anlatılmadan anlaşılıversin artık. Ama ne mümkün! Dışarıdakiler iki söylemede anlıyorlarsa, bizimkiler üç, dört… Bir yere geliyor bağırıyorum artık.
Alışveriş, pazar işlerinden bıktım. On beş yaşımdan beri yani elli senedir bu işleri ben yaparım. Bir kendi eviminki olsa neyse? Hele bir ara dört eve ben bakardım. Annem, kayın valide ve anneannem. Her biri bir yerde. İstekleri bitmez, birini unutsan küserler. Almam hiç diyemezsin. Bozulanları, kırılanları, tamir işleri hep bana bakar. Şimdilerde ikiye düştü. Lakin o gün yaklaştıkça kaygısı da çöker içime. Kara cumartesi demiyorum da adını “zor gün” koydum… Bir ara söz verdim kendime, bir iki sene pazara gitmedim. Marketlerden, manavlardan hallettim alışverişimi. Gayet de rahattı. Fakat sonradan yine pazara döndük nasıl olduysa?
Benim açımdan böyle. Yaklaşık elli senedir yaptığım işten usandım. Haklı mıyım bilmem? Ama şimdikiler hiç yapmadıkları bu işten usanmışlar. Olacak iş değil doğrusu. Benim çocuklar; biri, manavdan alıyoruz; diğeri şok markete taze sebze geliyor perşembeleri oradan alıyoruz. Küçük hiç sevmiyor pazara yanaşmıyor, yine iş bize düşüyor. Nereden alırsan al? Sağlık olsun. Bunlar tatlı şikâyetler, ya hiçbirine gidemeyenler, hiç alamayanlar. Parası olmayan, yürüyemeyen, hasta olanların ihtiyaçları nasıl görülecek?
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi