“Hocam, sizinle çok şeyler konuştuk. Anılarınızı anlattınız, tecrübelerinizden yararlandık, dersler çıkardık. Sevgiden, sevmekten çokça bahsettiniz. Fakat “Aşk” nedir, anlatmadınız? Kimisi aşk diye bir şey yoktur der. Kimileri “âşıklık zor zanaat” diyor. Hangisi bunların?”
“Tamam, kızım anladım. Matematiksel olarak şöyle açıklayayım. Benim kanaatim bu yalnız, başkalarını bağlamaz. Kız oğlana, oğlan kıza “seni seviyorum” diyorlar ya, gerçekten seviyorlar ama. O “seni seviyorum” u al ve birbiriyle on defa çarp; yani “seni seviyorum” üssü on. İşte o kadar şiddetli bir şey.”
“Vaavv! O kadar yani. Peki, insan âşık olduğunu nasıl anlar, işaretleri var mıdır? İnsan kendisi bilebilir mi?”
“Aşk, yüreğin kor ateşlerde yanmasıdır kızım. Dilin kilitlenip, dudaklarının mühürlenmesidir. Gönlün ummanlarda alabora olmuşken, bir Yunus olabilmektir. Kerem gibi yanıp tutuşurken can evinden, sevdanı dile düşürmemek için her bir koru yutmaktır. Hz. İbrahim gibi teslim olmaktır ateşe; harın içerisinde gül açtırmaktır. Yusuf olmaktır. Aşkın iffetine halel getirmemektir. Ferhat gibi dağlara meydan okumaktır. İsmail gibi iman hançerine boyun eğmektir. Hacer olabilmektir, sevdiğini en sevgiliye kurban ederken ellerine kına yakan… Fitneye pabuç bırakmadan arabozucu iblisleri taşlayabilmektir. Eyüp olabilmektir; yaralarına kurtlar üşüştüğü zaman tevekkülle sabredebilmektir. Mecnun olabilmektir. Leyla Leyla diyerek Mevla’ya ulaşan. Ve ateş olmaktır, yakarken alev alev yanan. Böyle duyguların varsa âşıksın demektir.”
“Hocam nerede şimdi böyle duygular, aşklar, âşıklar?”
“Varsa bile nereden bileceğiz ki? Gözle görülmez, kulakla duyulmaz. Yavuz Sultan Selim’in Sefere çıktığı bir yerde, Türkmen Kızıyla arasında geçen aşk için, AŞK şöyle demiş;
“Kâmil iken cahil ettim âlimi,
Vahşi iken yahşi ettim zalimi,
Yavuz iken zebun ettim Selim’i,
Her oyunu bozan gizli zor benim… Benim adım AŞK… (C. Safi)
“Aşk ne menem bir şey?
O sertliği ile tanınan Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim’i; “Beni bir gözleri âhûya zebun etti felek.” dedirtecek kadar güçlüdür. Bu aşk ne makam tanır ne mevki ne de yaş. İnsanın başına gelmeye görsün dağıtır un ufak eder.”
“Hocam, biliyorsanız hikâyesini de anlatın lütfen? Çok enteresan olmalı. Diğerlerini az çok biliyoruz da bunu pek duymadık.”
“Haklısınız. Ben de çok olmadı öğreneli. Aslında Kanuni Sultan Süleyman’ın aşkı diye biliyordum, ama yanlışmış. Doğrusunu araştırdım buldum. Yavuz Sultan Selim’miş. O şekliyle anlatıyorum.
“Yavuz Sultan Selim, Şam yakınlarında bir yerde otağını kurdurarak burada bir müddet kalır. Bir Türkmen kızı da padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik işlerini yapar. Bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selim’i görür ve Sultan’a âşık olur. Gönüldür bu elbette temizlikçi, Sultan dinlemez. Bir gün dayanamayarak bir kâğıda bir mısra yazarak başucundaki direğe asar. Sultan yatağına geldiğinde notu görür:
“Derdi olan neylesin?”
Zaten şair ve edebi yönü çok yüksek olan Sultan, hiç düşünmeden aynı direkteki dizenin altına notunu düşer:
“Derdi olan söylesin”
Türkmen kızı, ertesi gün yazıyı gördüğünde karmakarışık duygular içinde ağlar ve koca cihan sultanına aşkını ilan etmenin, ölümcül bir tehlikesi olduğunu da bilmesine rağmen her şeyi göze alarak diğer satırı düşer.
“Korkuyorsa neylesin?”
Sultan, aksam, çadıra döndüğünde, notu görür ve Türkmen kızının notu yazma, cevap verme cesaretine ve belagatinin güzelliğine gizliden hayran olur. Onun da içine bir garip duygu düşer ve aynı direğe aynı kâğıda son notunu yazar;
“Hiç korkmasın söylesin.”
Bugüne kadar yaşanmamış, görülmemiş ve duyulmamış bir şeydir. “Derdi olan neylesin? Derdi olan söylesin. Korkuyorsa neylesin? Hiç korkmasın söylesin.”
Sabah notu bulduğunda Türkmen kızının kalbi, adeta ağzından çıkacak derecede atmaktadır. Bir oyun oynamış ve padişah da oyununu görmüştür. Gerekli yerlerden görüşme talebini sununca Padişah’a, Koca Sultan da derhâl bir emir vererek:
“Biz dahi merak edip onu görmek isteriz; tîz elden bu kızı huzura getirin.”
Emir yerine getirilir ve ahu gözlü, güzeller güzeli, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli huzura girer. Girdiği anda güzelliği karşısında adeta çarpılır Sultan. Kız ise yüzü al al, nefes alışverişleri karışık durmaktadır. Kafasını kaldırır Sultana bakar ve iki adım atar. Sultan’da ona doğru yönlenir. Kalpler alabildiğine atmakta ve tek kelime konuşulmamaktadır. O anda bu duyguyu kaldıramayan güzelim Türkmen kızı;
“Sultanım” der ve Sultan’ın kollarına düşerek son nefesini verir. Evet, bu heyecana dayanamayan Türkmen kızı ölmüştür ve son nefesini en sevdiğinin kollarında vermiştir. Şahitleri o an orada bulunan Hasan Can ve direkte duran satırlardır. Koca Sultan da dayanamaz ağlar ve yaptırdığı mezarın taşına, alttaki o meşhur dörtlüğü yazdırarak, tüm dünyaya aşkın gücünün karşısındaki çaresizliğini, şöyle dile getirir:
Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.”
Yani;
Bilmem gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
Gözümü kan içinde bıraktı, aşkımı artırdı
Benim pençemin (gücümün) korkusundan aslanlar bile) titrerken
Felek beni bir ahu gözlüye esir etti.
Aşk böyle bir şey işte, yazının başındaki dörtlükte ne diyordu şair; Kâmil iken cahil ettim âlimi, Vahşi iken yahşi ettim zalimi. Yavuz iken zebun ettim Selim’i. Her oyunu bozan gizli zor benim. BENİM ADIM AŞK”
“Vaay! Yazık olmuş Türkmen Kızına.”
“Aşığın alametleri yüzünün sarı, gözünün kızarmış, sesinin yanık olmasıdır. Muhabbet ve meveddettir, yani dostluk ve sevgidir. Aşk muhabbetin neticesi olduğundan seçkin kişilerin sıfatıdır. Muhabbet, çalışıp kazanmakla elde edilir. Aşk ise mevhibedir. Yani Allah vergisidir. Aşk, maşukun yani sevilenin aşığın kalbine akıttığı sıfattır. Aşk, korkağı cesur, anlayışı kıt olanı da saf eder. Cimriyi cömert, kibirliyi mütevazı, çirkini güzel eder. Aşk güzel arkadaş ve munis yardır” diyor ve arkasından ekliyor. Aşk bir hastalıktır ki biri ona tutulsa; Çaresi yoktur tabibi Hz. Mesih olsa.”
“Kim, diyor Hocam? Bunları söyleyen Kim?”
“Bunları söyleyen günümüzden iki yüz elli, üç yüz yıl önce yaşamış, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri. Marifet name adlı kitabında. Daha çok da benim aklımda kalanlar bu kadar… Yok değil mi şimdi böyle aşklar, âşıklar? Durum çok farklı. Çabuk tüketiyorlar sevgiyi aşkı. Doğru kişiyi bulmak önemli. Vaktinden önce yakınlaşmalar, laubali konuşmalar, daha evlenmeden aralarında mesafelerin olmayışı, yüz göz ediyor gençleri. Hakaretler, küfürler, sadakatsizlikler, kıskançlıklar vaktinden önce giriyor aralarına.”
“Çok doğru hocam. Menfaati bitince aşkı da bitiyor. Nasıl aşksa?”
“Oysa bizim zamanımızda ve daha önceleri öyle çizgiler vardı ki aşılamaz. Tamam, şimdi de olabilir istisna. Bizim bilmediğimiz, duymadığımız aşklar yaşanıyordur belki şu anda bile. Mecnun gibi, Kerem gibi âşıklar var olabilir. Onu da gelecek nesiller okusunlar. O zamanlar ömürlük olan evliliklerin birçoğu şimdi senesini doldurmadan boşanmalarla neticeleniyor. Saygı örtüsüne bürünmemiş, çıplak sevgi ile kurulan yuvalar maalesef uzun ömürlü olamıyor.
Konuşmalar, görüşmeler edep dâhilinde ve sınırlı olurdu. Benim nişanlı bir yakınıma kızın dedesi tarafından evleninceye kadar görme yasağı konuldu. Postacılar sevda mektupları taşırdı. En samimi hitap ismen hitap etmekti. Kelimenin sonuna “m” harfini iliştirmeye hicap duyulurdu. Sevgi saygı ve güven üzerine ve bir de anne baba rızası üzerine atılırdı evliliğin temelleri. Şimdilerde, kız arkadaşım, erkek arkadaşım da denilmiyor artık. Aşkım, meleğim, sevgilim, gibi hitaplar.
Zira evlilik gökyüzü gibidir. Bazen güneşli, bazen yağmurlu, karlı fırtınalı, şimşekli, yıldırımlı. Bazen de gök kuşağı renginde. Ama gökyüzü kadar engin ve yüce. Genç kızlar evlenirken çeyiz sandıklarına saygıyı, sevgiyi, sabrı, sadakati, anlayışı, hoşgörüyü, tahammülü, fedakârlığı, vefayı ve vicdanı doldururlardı. Yola çıkarken ana babaları heybelerine bir ömür yetecek kadar öğüt azığı yüklerlerdi. Bu yolculuk ömür boyu sürecek diyerek.”
“Hocam şimdi, ne diyorlar biliyor musun?”
“Bilmiyorum! Söyle de bileyim.”
“Kızım, işine kaynanayı sakın karıştırma. Kocanı avucunun içine almaya bak… Sakın göz açtırma. Kendine, ailene söz söylettirme. Yoksa eğer bir lüks araba aldır, evini aldır, kiradan kurtul, bileziğin altının eksilmesin. Daha neler neler?”
“İşte, böyle evlilikler de küçücük bir fırtınada biter. Oysa evlilik bir deryadır. Aşk gemisine, sevda gemisine binmeden yol alamazsın. Bu geminin mürettebatı, saygı, sevgi, sadakat, güven fedakârlık, anlayış, dürüstlük ve vefadır. Bu mürettebat eksikse gemi gene uzun yol alamaz alabora olur. Eksik değilse bile her sevda gemisi evlilik denizinde fırtınaya, akıntıya yakalanabilir, ama bu mürettebat ve sevgi kaptanı sayesinde yol almaya devam edebilir.
Fırtınalarda pes edilmez. Onlar gelir geçer. Ancak içki, kumar, ihanet ve yalan kayalıklarıyla karşılaşırsanız yola devam etmeyin. Geri dönün. Çünkü kayalıklara bindirmenin kurtuluşu yoktur.”
“Hocam, aşkla alakalı söyledikleriniz beni çok etkiledi. O anlattıklarınız tarihe, dünyaya mal olmuş aşklar. Sıradan olsalardı, asırlarca anlatılmaz unutulurdu. Kayalıklarla karşılaşırsanız geri dönün dediniz ya, işte ben bu zamanda kayalığı olmayan evlilik denizi olduğunu sanmıyorum. Kaptan, mürettebat ne kadar güçlü olursa olsun?”
“Biz de şimdikilere dağları delin, bağrınızı ateşle yakın, bıçak altına yatın, sevdiğinizin kollarında can verin demiyoruz zaten. Öğüdümüz şu olmalı. Dürüst olun, saygılı olun, birbirinizi sevin diyoruz. Ben benim, sen sensin, demeyin diyoruz. Aşk sadakat ister, sebat gösterin diyoruz. Gemiyi yüzdürmek esastır. Batırmak maharet değil.”
“Kalp; yüzlerce sevgiyi barındıran küçük görünümlü devasa bir köşktür… Ancak sevda odası tek kişiliktir” demişler. Biz de diyelim ve bitirelim.
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi