Okul dağıldı. İkindi vakti. Çoğu zaman yollarda takılır, olmadık muziplikler yapardık. Ahmet’i iki elinden tutar yokuş aşağı koşturur koşturur bırakıverirdik. Çocuk duramaz kendini Enis Mehmet Ağanın ahır duvarına çarparak zor durdurur. Biz ona gülerken o ağlayarak evine giderdi. Ya da küçük çişimiz gelmişse başka yere yapmaz, Emine Ananın toprak damından deldiğimiz küçük deliğe yapardık. Sonunda Emine ana bizim eve gelip de anneme; bizim kayıt damında un sandığının dibinden su çıkmış” diyene kadar devam etti. Kimseye bir şey söylemedik tabi.
Bugün nasıl olmuşsa Hüseyin’le doğru eve geldik. Evlerimiz kardeş bölüşüğü tol tola. Bizde zaten aynı yaşta, annem ikimizi de emzirdiği için süt kardeşiyiz Hüseyin’le. Ayrıca yakın akrabalık da var. Dedelerimiz kardeş. Kıtlık var ülkede İkinci Dünya Savaşı sonları. 1945-46 yılları olmalı. Bir de üstüne üstlük çekirge sürüsü yayılmadı mı bütün mahsulleri. Elde avuçta bir şey yokmuş. Büyükler öyle söylüyorlar. On, on bir yaşlarındayız işte. Çantalarımızı fırlatıp attık bir yerlere. Karnımız aç. Anne evde yok. Baba zaten gurbette. Annem, dayım ve bir de Sülman Dede var, yukarı kemer odada hasta yatıyor. Yüzünde bir yara çıktı. Büyüdü büyüdü, neredeyse tüm yüzünü kapladı. Ağrılı sancılı bir hastalık. Kanser dediler. Gelenden gidenden kimseden haberi olmaz.
“Mustafa” dedi Hüseyin, “şu gelen kokuyu sen de alıyor musun?” Şöyle bir havayı kokladım mis gibi tandır ekmeği kokusu. Nasıl, ama buram buram buğday ekmeği. Bizim evde ne un ne buğday çavdar bile yok. Patates yiyoruz ekmek, yemek yerine her gün.
“Almaz olur muyum mis gibi tandır ekmeği kokusu” dedim.
“Fadime Abaların evinden geliyor” dedi Hüseyin. O yemek, yiyecek konusunda benden hep ileridedir.
“Offf” dedi. “Ne yapsak?” Arkasından “buldum” dedi. “Gel benimle.” Sorgusuz sualsiz arkasından gittim. Doğru Fadime Abanın evine vardık. İki ev ötede zaten.
Fadime Aba ekmeklerin bir kısmını çıkarmış, üstünü bir bezle örtmüş. Tandırdan yeni pişenleri çıkartıyor. Hüseyin,
“Bereketli olsun Fadime Aba. Kolay gelsin.” Fadime Aba bu ani ses karşısında biraz korkmuş olmalı. Bizi görünce rahatladı.
“Siz miydiniz çocuklar? Korktum aniden seslenince” dedi.
“Şey! Sülman Dedenin burnuna ekmek kokmuş da bir tane istiyor” dedi. Fadime Aba,
“Tabi oğlum, al bakayım. Dedene selam söyle” diyerek sıcacık ekmeği Hüseyin’in eline uzattı.
Gerisingeri döndük eve kapıdan girdik ki bizimkileri gördük. Bağdan geliyorlar. Aramız on beş metre. Annem eşeğin üstünde Dayım yanı başında. Ekmek Hüseyin’in elinde kalakaldı.
“Hüseyin sakla ekmeği” dedim. Şaşırdı ne yapacağını bilemedi. Sağa sola baktı, koyacak bir yer yok. Ekmeği odunların üzerine koyu verdi. Hemen ayna gibi karşıda. Annem eşekten iner inmez gördü ekmeği,
“Bu nerden çıktı, kim getirdi bunu?” Bizden ses çıkmayınca, daha da kızarak,
“Çabık söyleyin? Nerden aldınız bu ekmeği?” Ben hiç ses çıkmazken Hüseyin,
“Sülman Dedenin canı çekmiş de Fadime Abadan istedik, o da verdi” dedi.
“Alın bakıyım şunu. Doğru aldığınız yere götürün, çabık. İkimiz de donduk kaldık.
“Çabık diyom size çabık, kimden aldıysanız götürün verin.”
Ekmeği aldığımız Fadime Abaya iade ettik. Onlar biliyorlardı tabi annemizin huyunu. Pek ses etmedi. Aldı diğerlerinin yanına koydu. Sonrası hiçbir şeyden haberi olmayan Sülman Dedeye de annem ve dayım hesabını sormuşlar. *
Aradan yıllar geçti, büyüdük. Ben öğretmen oldum. Hüseyin Köyden ayrıldı başka işler yaptı. Bu ekmek olayı hiç hafızamdan silinmedi. Annemin bunu bizi eğitmek için yaptığını düşünürdüm. Fakat değil. Bu ilk olan bir şey de değil. Öğle vakti okuldan gelirdim, ilk işi sormak olurdu,
“Yoğurt koyum yen mi?” Benim cevabım,
“Yemem anne.”
“Pekmez koyum yen mi?” cevap yine aynı
“Yemem anne.”
Şunu koyum yen mi, yemem, bunu koyum yen mi, yemem? Sonunda, kızar, bir güzel döver, önüme de yoğurdu koyar, yer giderdim. Bu her gün tekrarlanırdı aşağı yukarı. O sormaktan vaz geçmez, ben de yemem demekten. On yaşındaki kız kardeşimi, “biz bağdayken yemek yapmayı unuttu” diye öyle bir dövdü ki elinden zor aldık. Böyle vakaları çok. Koskoca adamım evli barklı. Ziyaretine geldim ta uzaklardan. Akşam eve geç geldin diye sopayla dövdü beni ya.”
Bu hikâyeyi bir yazar dostuma anlattım yazabileceğini söyledim. Dinledi, “çok güzel, yazabilirim” dedi. Aradan birkaç ay geçti. Yeniden karşılaştık.
“Yahu, Mustafa, yazmasına yazdım, ama bu hikâyeyi nereye oturtacağımı bilmiyorum” dedi.
Bu hikâye bana da anlatıldı yıllar önce dayım tarafından. Yazmak bugüne kısmet oldu. Allah hepsine rahmet eylesin. Lakin ben de nereye oturtacağımı bilmeden yazıyorum. Hatıraları çok bende. Çünkü anne annem oluyor ve son nefesini verene kadar yanında ben vardım. Öleli yirmi beş yıl oluyor. Şu anda annem ve küçük kardeşi dayım hayattalar. Hala anlatılır anıları.
Anne annem yetim büyümüş. Belli bir yaşa kadar babası varmış, ama dışarıda. Bunlar iki kardeş Hasan ile anneleriyle köyde kalmışlar. O zamanlar darlık, kıtlık ve hırsızlıkların çok olduğu zamanlarmış. Ayakta kalabilmek, korunabilmek için kavgacı olmak zorundalar. Abisi Hasan da askerde kalmış. Öyle derler, kulağı ağrımış, ameliyat etmişler ve sonra ölmüş. Evliymiş, ama ölmüş işte. Anne annem dedemle evlendikten sonra yine yalnızlık çekmiş. Dört sene dedemin askerliği, arkasından gurbete gitmeler falan filan.
Kavgacıydı, hakkını kimseye yedirmezdi. Hatta hakkı olmayanı bile hakkım diyerek zorla alırdı. Hiçbir şeyini atmaz, israf etmez, eline geçen boş şişeleri bile biriktirirdi. Dedemle, çocuklarıyla, komşularıyla kavgasız günü geçmezdi. Hiçbir şey bulamasa eşekle, inekle, tavuklarla kavga ederdi. Kavga derken yanlış anlaşılmasın, ağız kavgası. Ama küsme huyu yoktu. Bir saat sonra sanki o lafları söyleyen o değil. Ondan için yakıştırılan lakap “aksi” idi. Kimse ona sataşmak istemez, ama o yine bir sebep bulurdu. Annem de onun için “gümankâr”dı der. Anlamını bulamadım. Sanırım, her şeyden şüphe eden, kolay kolay kimsenin söylediğine inanmayan anlamında. Dedemle bir arada oldukları zaman hakaret derecesinde ağız kavgası etmedikleri gün değil, saat, dakika yoktu. Adam hiçbir şey demez, “susuyor” diye bağırır çağırır. Söyler, bu seferde “hala konuşuyor” diye sayar dökerdi. Kaç sefer şahit oldum. Ufak tefek bir şeydi, ama sesi köyün diğer ucundan duyulurdu. Son demlerine kadar bu aksiliği artarak devam etti. Son birkaç ayında “kafayı bozdu” dediler. Felç oldu ve vefat etti.
Hikâyeyi ben de bir yere oturtmayıp öylece bırakıyorum. İsteyen istediği yere oturtsun.
*Hüseyin’in anlattığına göre, “iki kardeş Sülman Dedeyi öyle bir dövdüler ki, neye uğradığını şaşırdı. Hasta yatağında bas bas bağırdı.”
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi