EL ALEM

O “el âlem” denen her kim ise bu yaşıma kadar ne bana ne de sevdiklerime hiçbir yararı dokunmadı? Belki daha anne baba demeyi öğrenmeden bu “el âlem” i öğrendim. “El âlem ne der?” Bir anlam da veremezdim tekerleme gibi gelirdi, ama belli ki mühim birileri.

Aradan zaman geçti biraz büyüdük. Bu “el âlem” in, söğüt dibinde ellerini şalvarının uçkuruna sokmuş (üşüdüğünden mi yoksa alışkanlık mı bilmem hep öyle dururdu?) güvercinin bakındığı gibi etrafı süzen komşu, Ayşe Nine olduğunu düşünmeye başladım. Günün sağlam on altı saatini orada geçirir, mahallede, köyde, ilçede, civar yerlerde ne oldubitti her şeyden haberi olur. Sabah ajansı, akşam ajansı farklı farklı.

Torunuyla aynı yaşta arkadaşız. Anneannesi için “Söğüt dibi bekçisi” benzetmesini yapmıştı. İşte mesele de buydu. Söğüt Dibi Bekçisine yakalanmamak. Şayet ona yakalanmışsan, el âlem devreye girer. Hayır ya da şer. O el âlem canına okur. Mahalle kavgaları, çeşme başı çekişmeleri hep bundan sonra çıkar. “dediydin, demediydin.” “Felan bunu demiş, sen şunu demişsin.” Eski defterler karıştırılır, hatırlara değilir, küslükler olur neticede. Mahkemeler kurulur sayesinde hükümler verilir. Bazen de bir şey olmuyor. Sanki o laflar söylenmemiş gibi hayat devam ediyor.

Köyün birinde rast geldim, aynen böyle çeşme başı kavgasına. Ninem yaşındaki bir kadın elini kaldırmış saydırıyordu.

“Söyleyeceğim, her şeyi sayıp dökeceğim bugün. Herkes yaptığını kimse bilmiyor sanmasın.” Küfürler, küfürler, hakaretler. Ağza alınmaz laflar. Derin bir nefes alıp yeniden başlıyor. Sonunda, “of be! Söyledim rahatladım” diyor. Öte yanda birileri de fırsat bilip kendi kozlarını paylaşıyorlar. Çekişmenin boyutu değişmiştir. İki gelin ve bir de gelinin birinin kocası, kolundan çekeliyor “kız sus. Hadi eve git.” Ne mümkün, kocasını sürükleyip elinden kurtuluyor yine söyleyeceklerini söylüyor. Ötekinin ağzı da boş durmuyor elbet.

Bu laflar hep kulağıma geldi. Ağza alınır laflar değil. Mecburen yanlarından geçip evime gideceğim. Geri de dönemedim. Kulaklarıma kadar kızardığımı hissederek aralarından geçtim gittim. Ertesi gün, bize çok gelip giden Hatice’ye sordum, neydi o dünkü çeşme başı kavgası diye. “Oho” dedi, “bizim mahallenin kavgası mı eksik olur. Döndü garıya biri laf yetiştirmiş, o da esti gürledi.” Bu kadar basitmiş. Sadece esmiş, gürlemiş. Yağmamış yani… İnsan katil olur bu laflara be!

Bu el âlem, bana iki tane üzüm bağımı yok pahasına sattırdı. Şöyle oldu: Birisi babamdan, biri de kendi paramla aldığım üzüm bağlarımın, bel fıtığı ameliyatı olduğum için (Bel fıtığı olmamın sebebi de bu bağlar zaten) bakımını zamanında yapamaz oldum. El âlemin işi gücü yok, günde birkaç kişi, bana veya anneme kimi görmüşlerse artık, “bağınız otlanmış, niye bakmazsınız?” haberini getirir. Herkesinki bakımsız. Onlara bir şey diyen yok, (belki onlara da diyorlardır da) göze batan benim bağ. Annem bu kadar laf olur da durur mu, onların söylediğinin beş mislini bana söyler. “Oğlanların var, çapa da mı çekemezler. Çalıştır onları. El âlem laf ediyor.”

Bir ara uzak bağımıza da gidip gelemedik. Yolundan geçen biri, kayısı ağacından birkaç tanesinin olgunlaşıp dibine düştüğünü görmüş. Hususi eve gelip söylediği laflar şu? “Golgoluda zelderiniz dökülmüş toplasanız ya ölü müsünüz?” Ne denir? O yere düşen birkaç kayısı için bir saatlik yola gidip geleceksin ya eşşekle, ya da arabanla. Kaybettiğin zamanı ödemez. “O zaman topla da senin olsun” diyorum. Sesi kesiliyor. Bu sebeplerden, el âlemden, annemin laflarından usandığımdan elden çıkardım. Şimdilerde yine bakımsız. Alan adam da bakmamış, ama lafını duyan ben değilim en azından. Söyleyen olursa “ben o bağı sattım” diyorum.

Bir de babamdan dinlediğim şu fıkrayı anlatmadan geçemeyeceğim. Genç kızın biri anası evinde çocuk dünyaya getirmiş. (Piçlemiş de derler) Şöyle diyormuş kendi kendine; “oldu bir kere; beni artık kimse almaz. Bu çocuğu büyütürüm, o da bir şey değil. Lakin şu el âleme laf yetiştirmesi olmasa…”

Bazıları kendi gibi yaşamaktan çıkıp el âleme göre yaşıyorlar. Başkaları yönlendirir, onlar yapar. Bir kitle de var ki kimsenin dediğini umursamayan, içinden geldiği gibi yaşayan, hayallerinin peşinden koşan ve bunun sonucunda mutlu olan… İste o insanlar geleceğin umudu ve özgür insanlarıdır. Alnından öpülecekler onlar işte. Bizim gibiler de mutsuz olmaya mahkûmdur… Sadece bağla bahçeyle ölçülmez tabi el âlem. Ama bizim buralarda en çok onların lafını ederler. Klasik olan “bizim keçiler eve gelecekler, ama mahallenin çocukları olmasa.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir