Güzel bir İlkbahar sabahı. Diye söze başlamak isterdim. Bugün dört Mayıs, günlerden pazartesi. Üç gündür hava kapalı, yağmurlu ve soğuk. Yüksek kesimlere kar yağdığı söyleniyor. Hatta, komşu il Yozgat’a yağan karı televizyonlar gösterdi. Hıdırellez (altı mayıs) bazen birkaç gün önce ya da sonra etkisini gösterebiliyor. Kombilerimiz, sobalarımız hala yanıyor. Meteoroloji çarşamba gününe kadar böyle devam edeceğini söylüyor. Kayısı, erik, badem çağlaları neredeyse yenecek duruma geldiler. Henüz gece sıcaklığı sıfırın altına düşmedi. Lakin ev bahçelerindeki bazı kayısı ağaçlarını soğuk yaktığına şahit oldum. Allah saklasın.
Geçen yıl tuttuğum bir not gözüme çarptı. Şöyleydi; “bugün sekiz Mayıs. Düne göre üç derece daha sıcak olacak diyor meteoroloji. Hıdırellez günü, yani altı Mayıs’ta hava soğuktu. Altıyı, yediye bağlayan gece birçok evlerde sobalar, kombiler yakılmış. Hatta bir kısım mevkileri soğuk yakmış diye duyduk. Mayıs Ayının en korkulan gecesi olur altısı.”
Maalesef geçen yıl, hatıralardan silinmeyecek bir don hadisesi yaşandı Türkiye genelinde. Hele bizim bölgemizde elma, kayısı, kiraz, ceviz namına bir şey kalmadı. Kayısının kilosunun beş yüz, elmanın yüz elli, cevizin dört yüz elli liradan satıldığı bir sene yaşandı. Onlar da ithal meyveler olsa gerek.
Bir de gündönümü var. Yirmi bir Haziran. Çiftçiler için korkulan gün. Bu sayılı günlerin hemen hepsinde yaşadığım kötü anılar var.
Cemreler, Mart dokuzu, dokuzunun dokuzu, Abdül beşi; (Nisan 5) bunlar da sayılı günler. Yalnız, henüz toprak uyanmadığı, ekim dikim yapılmadığı için fazla tehlike arz etmez. Sadece soğuğuna katlanılır. Nisan Sonu, mayıs başında devam eden kırkikindi yağmurları tufanlı olur. Yani sel felaketi, dolu atma bu zamanlarda yaşanır çoğunlukla. Meyve ağaçları zarar görür. Ekili tarım alanları sular altında kalabilir. Haberlerden her yıl duyarız. Televizyonda yeni Amerika’nın bir eyaletinde tenis topu büyüklüğünde dolu yağdığı, araçların camlarının kırıldığı haberini izledik.
Bizim bölgemizde bazı seneler de hiç zarar ziyan olmaz. Abdül beşinde ceviz ağaçlarını, kayısı, badem, erik ağaçlarını soğuk yakmaz. Hıdırellez’den önce domates, biber fidesi yapanlar, diğerlerinden on, on beş gün önce yemeye başlarlar. Gündönümü de atlatıldı mı tehlike biter mi? Bitmez… Bu sefer de pis hayvanların saldırıları başlar. Bilhassa patates, kabak, mısır mahsullerini tarlaya birkaç tane girmişse, traktörle sürülmüş gibi ederler. Emekler boşa gider. Bütün bunları ben yaşadım şahsım olarak. O zaman babamın sözü aklıma gelir. “Oğlum, Rençber’in malı mahsulünü satıp, parasını cebine koyuncaya kadar onun sayılmaz” derdi. Saydık ya kaç badireden geçiyor. Şunu da duyduk: “Mahsulünü pazarda satan Hacı amca parasını yankesicilere çarptırdı.” Al sana bir musibet daha. Cebine koyduğun para dahi bize ait olamıyor. “Nasip değilmiş, kısmet değilmiş” der geçeriz.
Gerçekten başka yol var mı?
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi