“Ben zannederdim ki ömürlerimizin teknesini istedi-ğimiz sahile çekmek için onun dümeninde olmak kâfi. Sonradan anladım yollar görünmez kayalarla doluymuş. Onlara çarpmamak lazımmış. Daha kötüsü gizli akıntılar da varmış ki insan onlara kapıldığı zaman nereye gittiğini bilemez, gittikçe yoldan uzaklaştığının farkına varamazmış. Ta ki başka ülkelerin sahillerine düşene kadar.
Babam, ekip diktiğimiz birkaç tarlayı kardeşlerime taksim ettiği zaman ben askerdeydim.
“Necati’nin zaten çalıştığı, çalışacağı yok. Hiç değilse siz ekip dikin de karnınızı doyurun” demiş. Bu mevzuda haklı babam. Ben bağ bahçe işlerini sevmiyordum. Bir traktörümüz vardı, ama çoğu işleri hep insan gücüyle yapılıyordu. Okuyup memur ya da bir sanat sahibi de olamadık.
Askerden geldikten sonra bir iki ay aylak aylak gezdim. Bölgemiz kıraç, verimsiz bir bölge. Sivas’ta ağırlıklı olarak yeryüzü seklini platolar meydana getirir. Şehir oranının yarıya yakını platolar ile kaplıdır. Yaklaşık %46,2’si dağlarla, yaklaşık %6,2’si ise ovalar ile kaplıdır. Sivas şehrinin en büyük platosu Uzun yayla olarak kabul edilir. Bizim yerimiz de o yüksek yaylada. Kışları karı, ayazı, yazları da kavurucu sıcağıyla meşhurdur.
Zaten son yıllarda bir yolunu bulan tası tarağını toplayıp göçüyorlardı. “Ben de bu kervana uyayım” dedim. Baba, kardeş eline bakmak kolay mı? Beklediğim fırsat ayağıma geldi. Babamın emmisinin oğlu Almanya’da çalışır, yazları izine gelirlerdi. En çok bir buçuk aylığına. Onun da çoğunu ilçede ya da gezmelerde geçirirlerdi. Bu gelişlerinde pek başka yerlere gitmediler.
Leyla diye kızları vardı. Çocuklukta birlikte oynardık. Ben askerden gelene kadar olsa gerek büyümüş gelinlik kız olmuş. Ne yalan söyleyim beğendim. Aklımdan da geçiyordu. Bir gün şakaya getirip,
“Leyla, beni de Almanya’ya götürsene, burada iş yok güç yok” dedim. Bana ciddi ciddi,
“Babamla bir konuşayım” dedi. Konuşmuş, babamın amcasının oğlu olduğu için, biz ona da emmi diyorduk.
“Emmin, götürmenin bir yolu var” dedi. Arkasını getirmedi.
“Neymiş yolu, onu da söyledi mi?” dedim heyecanla.
“Aile birleşimi. Yani Almanya da oturma ve çalışma izni olan birisiyle evleniyorsun. Belli bir süre sonra galiba beş yıl; sen de eşinle eşit şartlarda oluyorsun. Öyle söyledi babam.”
Hiç soru sormadım. Bu bilgileri ben de biliyordum. Lakin o anda “benimle evlenir misin?” demek vardı, ama uluorta yerde olacak şey değildi.
“Bir düşünelim” dedim.
Bizim bu araştırmamız büyükleri harekete geçirmiş. Babam, yeğenine çıtlatmamış, doğrudan istemiş kızını bana. “Gene de bir çocuklara soralım” demişler.
Uzatmayalım o yaz Leyla ile sözümüz kesildi. Nikahımız kıyıldı. Almanya’ya gitmem için gerekli evraklar hazırlan-maya başladı. Vize, aile birleşimi başvurusu, konsolosluk işleri, bir hayli mesafe alındı. İzinleri bittiğinde benim pasaportum da hazırdı. Birlikte gittik. Şimdilik turist olarak. Düğünümüz orada olacak, üç ay içerisinde de diğer işlemler yapılacaktı.
Bütün bu işlemlerde pek pürüz çıkmadı. Bulunduğu-muz çevre, küçük bir yerleşim yeriydi. Sanki Türkiye gibi. Sadece alışveriş yerlerinde ve sokakta Almanları görüyorduk. İstemezsek hiç konuşmuyorduk. Tabi bu benim için geçerliydi. Ben de Almancılar sınıfına dahil olmuştum. İlk zamanlar hoşuma gidiyordu.
Kim nerden bilsin, işsiz, oturma müsaadesiz, harçlığını hanımından alan biri olduğumu? İlk izine gidişimiz, köyümüzde karşılanışımız muazzamdı. Ufak tefek aldığımız hediyeler de küçük, büyük herkesi memnun etti. Birçok genç için de bir umut kapısı oluvermiştik. İzin dönüşü Leyla müjdeyi verdi.
“Bir bebeğimiz olacak aşkım. Henüz iki buçuk aylık” dediğinde dünyalar benim oldu. Doğuma üç ay kala izine ayrıldı Leyla. Tüm günümüzü evde geçiriyorduk. Tabi ki Emmimin ve de kayınbabanın evinde aynı zamanda. O da çalışıyordu hala. Lakin işe gittiğinden çok kırank yani raporlu oluyordu. Çalıştığı iş yerindeki sağlıksız şartlar ciğerlerinde hasara yol açmış. Sık sık öksürüyor, balgam çıkarıyor vs. Bu yüzden de “yasal hakkımı kullanıyorum” diyerek rapor alıyordu. Erken emeklilik hakkı tanındığını, duyunca başvurusunu yapmıştı. İşveren randıman alamadığı işçilerine emekli olsun diyerek teşvik ediyorlardı.
Emmim, emekli oldu. “Artık serbeste bindik, altı aya kadar Türkiye’de kalabiliriz” diyordu. Yengeyle birlikte mayıs ayında gidip, ekim ayında geleceklerini söyledi. Bir kızımız olmuştu. Adını kayınvalidenin adını koyduk, Nermin.
Leyla iyi bir kızdı, kadındı yani. Hiçbir zaman işsizliğimi, para kazanmadığımı yüzüme vurmadı. Munis, seve-cen bir kişiliği vardı. Benim tembelliğim, maço oluşum falan onun bu davranışları içerisinde kayboldu gitti. Ben de geçim ehli, yumuşak huylu biri olup gitmiştim. Şartlar bunu gerektiriyordu. İkimiz de farkındaydık ortamın, şartların.
İşe başladığında çocuğa kim bakacak? Elbette ben. Kızımız altı yedi aylık olmuştu. Mevsimine göre içeride ya da parklara götürmek suretiyle oyalıyor, ihtiyaçlarını karşılıyordum. Ara sıra evimizin yakınındaki camiye götürüyordum. Kayın Babamdan dolayı cemaatten de birçokları tanımıştı beni. Bana “ithal damat” diyenler de oluyordu, ama ben onlara hiç aldırmıyordum. Çalışan bir kadının eşiysen bazı alışkanlıklarını değiştirmek, birçok şeylerde fedakârlık yapmak zorundasın. Bunu biliyordum. Leyla da yaptığım fedakarlığın farkındaydı. Birbirimizi severek evlenmedik, ama sevdik.
Beş yıl çabucak geçti. Bu arada bir kızımız daha oldu. Ona da benim annemin adını verdik. Onunki de Meryem oldu. Bundan sonra işler biraz karıştı. Bana iş bulma kurumu iş verdi. İki çocuk sahibiydik, çalışmamız gerekiyordu. Meryem’e kim bakacak? Benim anne gelemez, işi gücü dolu Sivas’ta. Nermin anne doğum sırasında yanımızdaydı. Onu göndermeme kararı aldık. Emmim isterse gidebilirdi. Fakat o da gitmedi. O yazı da bir arada geçirdik. Meryem’e ve Nermin’e baktılar biz işe gittiğimiz zamanlar.
Ne kadar çalışıyor olsak da büyüklerimize ihtiyacımız vardı. Yokladığımda onların da mutlu olduklarını seziyor-dum. Bizim iyi geçiniyor olmamız, huzurlu oluşumuz onları da mutlu ediyordu. İşim fazla ağır değildi. Ona göre de parası vardı. Lakin evimizi geçindirmeye yetiyordu.
Başta demiştim ya, geminin dümenine geçmekle iş bitmiyor, kayalıklar var, ters akıntılar var diye. Aslında dümeni sağlam tutarsan, ters akıntılar da kayalıklar da tekneye zarar veremiyor. Teknenin hangi sahile vurduğunun da önemi yok. Mesele yüzdürebilmekte. Maharet de orada zaten. Seni sen olduğun için seven insan, iyi gün kötü gün dinlemez. Her zaman yanında olur.” Anlatan: Necati- Gurbetçi
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi