“Anneee! Abim gene beni zırlatıyor…” Ortada bir şey yok. Anne olsanız ne cevap verirdiniz? Aynen,
“Sen de zırlama öyleyse!”
Bu diyalog yaz günleri bir hayli yaşandı evimizin avlusunda. Biz oluyoruz iki çocuk iki büyük. Annem, babam var. Kardeşim geliyor iki çocuk iki büyük de onlar. Evin üç odası var. Sıkışık durumdayız tabi. Daha çok da küçükler birbirleriyle anlaşamıyorlar. Çocukça, tatlı hoş çekişmeler. Keşke gerçek hayatta da böyle gelip geçici olsaydı. Üç yaşındaki kız yeğenimle, yedi yaşındaki oğlum arasındaki olağan senindi benimdi çekişmesi. Şimdi yoklar. Koca evde annem tek başına yaşıyor. Seksen üç yaşında. Eve satılık levhası asıldı, an meselesi satılması. Biz iyi kötü evimizi bulup ata yurdumuzda kaldık. Biraderim, önce Mersin, oradan da İstanbul’u tercih etti, oraya yerleşti.
Doğan Atay diyor ki bir yazısında; “büyük şehirler hastalık yayan merkezler haline geldi. Türkiye 1950’lerden sonra, batılılaşmanın bir aracı olarak şehirleşme sürecine sokuldu. 1960 lı yıllarda köyden şehre olan göç, siyasi ve ekonomik ve hatta ideolojik sebeplerle teşvik edildi, gecekondulaşmaya göz yumuldu. Medeni şehirler yerine, yavaş yavaş şehir-Medine-medeni olma süreçleri yaşanmadan, yorgan-yastık sırtlanan köylü kültüründen kurtulmamış, kırsal insanı, çoban kültürünün insanı ne yazık ki büyük şehirlere istif edildi. Yeraltı şehir yapılanması olmayan, elektriği suyu olmayan, tapusu bile olmayan ya da başkalarının tapulu arazilerine, hazinenin arazisine hiçbir bedel ödemeden veya şehir kenarlarında pusu kurmuş gözü açık-fırsatçı-yağmacı-soyguncu-tefeci insan çetelerinin işgal ettiği ve sattığı arazilere yerleşen köylü kitlesi hem şehir-Medine kültürünü bozdu, hem sağlıklı şehirleşme yolunu tıkadı. Böylece şehirleşme-batılılaşma güya medenileşme gerçekleşir zannedildi. Bu yeni göçebeler şehir kenarlarında bir getto oluşturdu. Kanun-nizam-intizam anlayışı yerine işgal ile hak elde eden insan tipi yerleşti. Gözü açıklık iyi meziyet olarak kabul gördü. Şimdi bu insanların iki göz evlerde, sudan elektrikten mahrum kalabalıklar olarak medenileşmesi mümkün mü? Ekip biçerek ev ihtiyaçlarını karşılayan ya da hayvanlarını merada otlatarak geçim sağlayan insan yığınları, iki göz gecekondularda 5-6 kişiden oluşan ailelerini, ekmeden, biçmeden, otlatmadan nasıl geçindirecek? O zamanlar mesleki eğitim yok, hizmetler sektörü gelişmemiş, sanayileşme yok, tarlaları, bahçeleri geldikleri yerde bırakmışlar…
Ne olacak? Tabii ki gözü açıklık, cambazlık, üçkâğıtçılık, yağmacılık, kazık atma yoluyla geçinme kültürü gelişecek! Şimdi bu insanlardan yeni bir toplum şekillenmiş. Kanun, kural, usul tanımayan, fırsatçı, her meşru yolun bir sapağını bulup oradan sıyrılan bir insan tipi. Bu insan yığınlarından oluşan toplulukta oy avcılığı yapan kasaba tüccarı zihniyetiyle politikacılar da boy attı. Belediyelerde söz sahibi olmak için bütün bu yolsuz, haksız, düzensiz insan yığınlarının işgal ettikleri gecekondu evlere ruhsatsız, yapılara elektrik-su vermeyi bir görev kabul eden politikacı tipi! Her seçim dönemi yaklaşırken yeniden bu işgale ışık yakan, hemşeri göçünü kışkırtan politikacılar şehirlerin kimyasını bozdular.
Tam da Marksist ideolojinin istismar edeceği işsiz, sefil, kitlelerin oluştuğu bir ortam… Köyden şehre göçen bu yığınlar, inançları konusunda da gerçek bilgi kaynağından beslenen dini bir hayata ve geleneğe de sahip değil… Din istismarı yapabilecek çıkar sağlayacak şebekelerin cirit atabileceği bir insan yığını… Ali Kalkancı tipi din istismarcılarının yeşereceği bir ortam. Hemşerim olsun da çamurdan olsun diyerek, hemşerilerin haksızlıklarına, çeteleşmelerine imkân tanıyan zihniyetlerin, kabilecilik, aşiretçilik oyunlarının oynanacağı bu yolla yalan yanlış işlerin meşrulaştırılacağı bir zemin inşa edildi.
Şimdi bu insanlar Medine-medeni şehir ortamını nasıl oluşturacaklar? Kanun nizam hâkimiyeti nasıl sağlanacak? Şehirde toplu-kalabalık ortamlarda yaşama kuralları, 70-80 li yıllarda başlayan apartmanlaşma sonucu oluşan meskenlerde nasıl sağlanacak?
Halen günümüzde apartmanlarda yaşayıp da aidat ödemekten kurtulmanın yolunu arayan insan tipi nasıl oluştu dersiniz? Boynuna zincir ya da kemer bağladığı köpeğini sitenin parkında ya da şehrin tek tük olan parkında gezdirmeye çıkan insan, köpeğinin dışkısını koyacağı bir naylon poşet taşımıyor. Köpeğini hemen bir ağacın altına çiş yaptırıyor! Bu nasıl anlayış? Köpek beslemek sitede yasak olmasına rağmen bunu zorluyor. Gelsin komşu kavgaları, site sakinleri arasındaki husumetler… Hani ev alma komşu al esastı, komşu komşunun külüne muhtaçtı, şimdi ise huzursuzluk diz boyu?
Çünkü insanlar şehre yerleşirken Medine’ye yerleştiğini düşünmediler. Yönetenlerin böyle bir kaygısı yoktu. Geçimini-rızkını sağlamak için şehir hayatının gerektirdiği hiçbir beceriye sahip olmadan, Medine kültürünü özümsemeden şehirleşme olmaz ki.
2021 yılı Nisan ayında neden yeniden tam kapanma yoluyla Covid salgınından kurtulmaya çalışıyoruz? Bu tedbirler, bu topluma yakışıyor mu? Yakışmıyor diye düşünüyorsak yanlış derim. Gerekli, hem de cebren uygulanmalı. Şehirlerdeki varlık sebebi meşru zemine oturmayan bir yığının başka türlü kurallara uymasını beklemek beyhude olur.” 29.04.2021- 08,13.
Aynen arkadaşım… Doğan Atay’ın benim bir yazım hakkında söylediği sözü ben de bu yazısı için söylüyorum. “Ben bu yazının altına imzamı atarım ve hiçbir zaman da çekmem.” Daha fazlası da var. Bir de şikâyet ederler; “efendim şu halimize bakın, çamur içinde yaşıyoruz, sularımız akmıyor, evimizi su bastı, devlet bize sahip çıkmıyor” falan filan. Hangi şehre, hangi ilçeye gidersen git gerçek yerlisini göremiyoruz. Hep yukarıda bahsedilen insan tipi.
Yolumuz seksenli yıllarda İstanbul’a düşmüştü. Arabamızla geçerken Pendik levhasını gördük. “Bak” dedim hanıma “burası Pendik’miş.” Öyle bir yağmur yaş olmamasına rağmen çamur içerisindeydi. Kuru yerleri de toz toprak. Hanımın ağzından şu cümle çıktı; “ya ha Pendik’iniz batsın.” Beş yıl görev yaptığımız Derinkuyu’nun bir köyünde neredeyse insanların yarıya yakını İstanbul’da yaşadıklarını söylerler. “Neresinde?” diye sorunca da “Pendik” derlerdi. Oradan aklımızda kalmış. Şimdilerde nasıl bilmiyoruz?
İstanbul’a niye gidilir? Yani göç anlamında soruyorum? Ben gidecek olsam tarih, kültür, sanat görmek ve icra etmek için giderdim. Ya da ticaret. Çünkü bunların merkezi burası. Ankara Türkiye’nin idari başkenti memur şehri. İstanbul Kültür ve ticaret merkezi. Böyle ihtiyaçların varsa amenna. Parana güven, gelirine güven orada yaşa. Pazar pahalı, marketlerde şu şöyle böyle deme. İstanbul da yaşamanın bedeli var. Yaşayabiliyorsan bravo derim.
Eğer bunlar için gitmemişsen otur köyünde, tandırını ocağını yak, koyununu kuzunu besle. Öyle kimse ile de kavga gürültü etme. Her şeyin bir zemini vardır. Sana Gülhane Parkında kuzu güttürmezler. Denize de donla giremezsin. Apartman balkonunda mangal yaktırmazlar, site bahçesinde pekmez kaynatamazsın. Ben yaparım diyorsanız biri gelir bir şey söyler o zaman da zırlamayın…
Yeri gelmişken bir cümle daha ilave etmeliyim. Gerisini anlayan anlar. “Türkiye İstanbul’dan büyüktür.”
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi