Şimdi bana sorsalar; “yeniden başladığın yere dönüp genç olmak ister misin?” diye. Cevabım şöyle olurdu; “hayat yarışını belki de birinci olarak bitirmek üzereyken, neden bir daha başa döneyim ki?” Yani, birinci ikinci bitirmek mesele değil, sonunda yine ölecek olduktan sonra. Öyleyse çadır direğine tırmanıp düşen, yeniden tırmanan, yine düşen bir böcek misali baştan başla dur. Sonuç değişmeyecek olduktan sonra…
Yıllar insanların bedenlerini yıpratabilir, yüzlerini, cildini buruşturabilir. Ancak insan ruhu da heyecanını kaybederse, bezginliğe düşerse, umutları yok olursa o zaman buruşur. Önemli olan da ruh zaten. Gençlik hayatın bir devresi değil, aklın bir halidir. Akıl da ruhu besler. Yaşlılar gibi olgun düşünen gençler, gençler gibi neşeli yaşlılar olunmalı. Zaten neşeli olanlar yaş alırlar, ama hiçbir zaman yaşlanmazlar. İnsanoğlu ne zaman yaşlı olmaya karar verirse, işte o zaman yaşlanır.
Yaşı hayli ilerlemiş bir zat mühendise; “şu arsaya ev yapmak istiyorum. Bana maliyet çıkar” der. Mühendis ölçer biçer, hesaplar “efendim” der “orta kalitede malzeme kullanırsak, maliyeti yüz lira olur. Yüz sene gider. Üstün kalite malzeme kullanırsak maliyeti yüz elli lira olur. O zaman da yüz elli sene gider. Hangisinden yapalım?” Zat cevap verir; “şimdilik fazla masrafa gerek yok. Hele yüz sene gidecek olanı yapalım da sonrasını zamanı gelince düşünürüz?”
Gurbette uzun yıllar çalışmış, çoluk çocuğundan ayrı. Bir miktar tasarruf etmişti. Yaşı da çok değildi o kadar. Elli yaşlarında falan. Sıkça söylediği laf şuydu. “Çoluk çocuk kendini kurtardı. Bu para da beni öldürür.” (Bana ölünceye kadar yeter anlamında) Söylediği gibi parası bittiğinde altmış üç yaşındaydı ve öldü.
Kendine güvendiğin kadar genç, kuşkuların kadar yaşlı olursun. Kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmış sayılmaz. Yaşlandıran, umutların, ideallerin bitmiş olmasıdır. Kalp sevdikçe, neşe duydukça; göz güzellikleri fark ettikçe, beyin yeni şeyleri keşfettikçe gençleşir. İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, hâlbuki yaşamadıkça yaşlanılır.
İyi de umutlar, idealler nasıl taze tutulur? Kalp nasıl neşe duyar, beyin yeni şeyleri nasıl keşfeder? İnsanın elinde olan şeyler değil ki bunlar? Vardır elbet yolu yöntemi. Dünya yaşlandığı halde genç kalanlarla dolu. Ben olayı eşlerden başlatmak istiyorum. Nasıl genç kaldınız, sırrı nedir? Diye sorsanız, yanındaki eşini gösterir. “Biz birbirimizi sevdik, saydık. Prensipli yaşadık, yeni şeyler keşfetmeye çalıştık, neşemizi kaybetmedik” derler. Onların genç kalmaları da eşlerden birinin ebedi hayata göçmesiyle biter. Şahit olmuşuzdur. Araları kırk gün, ya da birkaç ay.
Hayırlı bir eş insana verilmiş en güzel nimettir. Mutluluk ve huzur ailede başlayıp dalga dalga yayılan bir kavram. Aynı zamanda yaşlanıldığı halde genç kalmanın da sırrı. Evlilik hayatını bir gül bahçesine çevirirsen çiçekler açar ve her yan güzel kokar. Bu kokudan hem sen hem eşin hem de çocukların yararlanır. Yuva serin ve selâmetli olur. Bir esinti oluşur ve dört bir yana hoş kokularını ulaştırır. Bu esintinin adı huzur esintisi olur. Eşine dünyada cennetin numunesini yaşatırsan, bu ahlak seni gerçek cennete ulaştırır. Güzel ahlak ne büyük erdemdir. Ve gün gelir yaşlılık şerefine nail olursan, ya da varsayalım hasta oldun eşine muhtaçsın, rahatlıkla o bir bardak suyu istersin.
“Huzurlu bir yuvan varsa ne işin var düğün evinde. Düğün senin evinde gir oyna çık oyna?”
Bir de evlilik hayatının tümünü kışa çevirdiysen, buz kestiyse gönlün; eşinin de gönlünde hep soğuk rüzgârlar eser. Bir ömür zehir saçtığın bir evlilikten geriye insana ne kalır ki ne bir bardak suyu isteyecek yüz, ne de o suyu getirecek gönül. Kırık dökük bir yürek evliliğin sorumluluğunu taşımakta zorlanır.
Cehennemin numunesini yaşattıysan eşine, bu ahlak seni gerçek cehenneme ulaştırır. Kötü ahlak ne çirkin bir haslettir. Bir ömrü yaşanmaz hale getirdiysen, ne fayda eder her yan bahar olsa. Bir bardak suya bir ömrün hatırını yükler insan. Kapına gelen hiç tanımadığın birisine bir bardak su verirsin de yastık arkadaşın kırdıysa, içindeki gülleri goncaları kopardıysa, yazlarını hep kışa çevirdiyse, bir bardak su vermek bile ağırdır artık. “Ölü evinde ne işin var. Ölü senin evinde gir ağla çık ağla…”
Hayırlı olursa evlat, “görgülü kuşlar gördüğünü işler” misali yuvada sevgi ve hoş görü çeşmesi açıksa, evlatlar muhakkak bu çeşmeden içer. Bugün bize faydalı olur, sonra da aile kurduğu zaman öğrendiklerini, kendi aile fertlerine uygular. Eşiyle iyi geçinen sadece eşine değil çocuklarına da büyük bir iyilik yapmış olur. Hayırlı olursa evlat düğün evinde ne işin var. Düğün senin evinde gir oyna çık oyna! Önemli bir şey daha var; ekmediğin mahsulün hasadını da bekleme ha!…
Kadın kocasına sordu; “sence biz mutlu muyuz? Çok zaman kırıyorsun beni; hiç düşündün mü bunu?” dedi. Erkek şaşırdı ve cevapladı; “mutluyuz herhâlde. Bunu hiç düşünmedim. Daha iyisini hiç yaşamadım ki. Annem hep kırgın ve kızgındı bize karşı. Bu yüzden kadınların hep böyle olduklarına inandım. Bu yüzden kırdıysam bile fark etmedim?”
Savaş meydanı gibi yuvalardan çıkan çocuklardan ne beklenir ki? Evlatlık mı? Eşiyle mutlu olması mı? Evlatlarımıza mobilyanın çok kaliteli olmayanını alsak da olur. Sonunda eşya değil mi eskiyip gidecek? Yerine yenisi alınır. Lakin gerçek mutluluğa bizde tanık olsunlar ki evlendikten sonra da mutlulukları devam etsin…
Züğürt tesellisi mi benimki, bilmiyorum? Lakin doktorlar da demezler mi hastalarına “Allah’tan umut kesilmez” diye. Moralini yüksek tutmanın genç kalmaya ve uzun yaşamaya katkısının olduğuna inanıyorum. Kader bu elbet. Bize bahşedilen ömür ve bu ahvallerimiz yaratan tarafın-dan bilinerek belirlenmiştir. Umut var olmanın kimseye zararı olmasa gerek.
“Niye bu kadar kızgınsın?”
“Çünkü çok kırgınım!”
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi