Sadece zenginler mi iyi yaşar? Biraz öyle görünüyor. Katların, yatların içerisinde fakir insanlar yaşayıp tatil yapıyor olamazlar herhalde. Geceliği bilmem kaç bin dolar olan süit otellerde parası olanlardan başka kim kalabilir? Onların arzu ve isteklerine göre de o oteller, moteller hazır ediliyor. Keşke ülkenin her insanı bu imkânlara sahip olsa da kimsenin kimsede göz hakkı kalmasa. Hem şu zengin fakir ayrımı da ortadan kalkmış olur.
Lakin namuslu insanlar fakir olsalar bile iyi bir hayat sürebilirler. Evliyse, aralarında sevgi bağı oluşmuşsa neden olmasın! Fakat şu da var ki insanlar hayatın mutlu yanlarını pek görmezler. Hep üzüntüler, sıkıntılar görünür. Bir an için gerçeği görecek olsak, mutluluktan payımıza düşecek birçok şeyin olduğunun farkına varırız. Mesela, her şeyin yolunda gittiği bir evlilikte karı kocanın birbirini sevdiği, bir an için bile ayrı kalmayı düşünmedikleri bir ailede, sıkıntılı günler olsa bile mutluluk da vardır. Bir de birbirlerini severek evlenmişlerse ilk yıllar rüya gibi geçer. Tartışılır ama sonu yine tatlıya bağlanır. Hatta bazı kocasını çok seven kadınlarda sevdiğini göstermenin ispatıdır bu. “Seni sevdiğimden kavga ediyorum, yanlış anlama” diyen kadınlar bile çıkar. Kıskanç olanları vardır. Kötü bir davranış olduğunu bildikleri halde kocasını adım adım takip ederler. “Acaba hangi kadına gitti” diyerekten. Bunun sebebi de yine kocasını çok sevmesinden ileri gelir. Aslına bakarsanız, sevdiğinin kendisine ne kadar yakışacağını düşündüğü için sever. Yani böyle yaparak yine kendini sevmiş oluyor. Sevilen neticede hiç sevilmemiş gibi olur.
Bu tür hadiselerden sonraki barışmalarda ne şekilde olursa olsun haz vardır. Kendilerini yeni tanışmış gibi hissederler ve mutlu olurlar. Yalnız önemli nokta karı koca aralarında geçen bu tür kavgaları, barışmaları, sevişmeleri başkalarıyla paylaşmamalılar. Anne babalarıyla bile. Sadece kendileri bilmeliler. Aşkta, sadakatte hakem yine kendileri olmalı. Çünkü aşkın kutsallığını sarsacak yabancı bakışlardan sakınılmalıdır. Böyle olduğu müddetçe aşkın kutsallığı artar ve bunun sonucu olarak mutluluk kendini gösterir. Diyebiliriz ki; “mutluluk zenginlikte değilmiş” işte. MS 65 yılında yaşayan “Seneca” isimli bir düşünür, “büyük bir servet büyük bir köleliktir. Parayla alınan saadet, daha fazla parayla satılır, aza sahip olan değil, çok isteyen fakirdir” demiş. “Yeryüzünde gün ışığına layık olmayan nice insanlar var, ama güneş her gün yeniden doğuyor. Hayatın bu kadar önemli tutulmasının sebebi, sonunda ölüm olmasındandır.” Bir de şu var; zengin olsun fakir olsun hiç kimse hak ettiği gibi yaşayamıyor, hep bir şeyler eksik…
Bana sorarsanız şayet tam olarak mutlu olan yok. Herkesin kendine göre derdi var. Kime sorsanız hep bir şeylerin yarım olduğunu söylerler. Kiminin ekmeği bayat, kiminin pırlantası küçük bu yüzden mutsuzdur. Hep bir şeyler eksik dedik ya! Yorgan küçük. Üstüne çekersin ayakların açılır üşür. Ayaklarını örtersin üst tarafın açılır. Ne tarafa çekersen çek bir yanın açık kalır.
Şöyle etrafımıza bir göz gezdirecek olursak, gerçek hayatın ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alıverseler öylece ortada kalakalacağız. Neyi seveceğiz, nelerden nefret edeceğiz bilemeyeceğiz! İnsan olmak o kadar zor ki… Bu za-manda insan olmaktan utanıyoruz. Ölü doğmuş gibi bir halimiz var. Neredeyse yakın bir zamanda sadece düşüncelerden doğacak gibiyiz.
Eski zamanlarda adamın biri “hayatın anlamı nedir?” diye merak etmiş. Kime sorduysa cevap alamamış. Sorduklarından birisi ona “hayatın ne olduğunu, şu dağın arkasındaki köyde yaşlı bir bilge kişi yaşar. Ona sor. Bilirse o bilir ancak” demiş. Adam zor bir yolculuktan sonra bilgeyi bulmuş ve hayatın ne olduğunu sormuş. Bilge kişi, “seni önce bir sınavdan geçirip, cevabımı sonra vereceğim” demiş. Eline bir kaşık vermiş ve içine zeytinyağı doldurmuş. “Şimdi çık bahçeyi dolaş gel. Yalnız zeytinyağı eksilirse kaybedersin” diye tembih etmiş. Adam dikkatli bir şekilde bahçeyi dolaşmış, yağı hiç dökmeden getirmiş. Bilge bakmış “tamam, hiç eksilmemiş. Peki, bahçe nasıldı?” Diye sormuş. Adam; “ben bahçeye bakmadım ki, hep kaşığa baktım” diye cevap vermiş. “Öyleyse” demiş bilge “kaşık elinde bir sefer daha dolaşıyorsun, bahçeyi incele öyle gel.”
Adam tekrar bahçeyi dolaşmaya başlamış. Çok güzel bir bahçe olduğunu fark etmiş. Gördüklerini bilge kişiye anlatmaya başlamış. Bilge gülümsemiş “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve devam etmiş “hayat senin bakışınla anlam kazanır. Sadece bir noktaya bakarsan hayatın akıp gider farkına varamazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın; o zaman da akıp giden zaman anlam kazanır. “Hayatın anlamı senin bakış açında gizlidir.” (Simyacı, Paulo Coelho)
Mutluluk bir yana, insan olmanın gereği yaşadığı hayatına bir şeyler katmalı. İlkeli, kurallı olmalı. Prensiplerine bağlı kalmalı. Niçin yaşadığını, dünyaya neden geldiğini düşünmeli? Her gün aynı şeylerin yapıldığı, aynı insanlarla anlamsız harcanan zamanları sorgulamalı. Sorumluluk almadan, umutların sevgilerin olmadığı, sevmeden sevindirmeden yaşanan monoton bir hayat, yaşamaya değer mi?
Madden ve manen kirlenmiş şu dünyada, hassas bir yürekle nefes almaya çalışmak zor değil; bir hayli zor olsa gerek…
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi