Öyle bir zamana geldik ki insan nesli -her devirde varlardı- ne gökte uçan kuşları sevdi ne yerde ağlayan bir çocuğa merhamet duydu? Ne çiçeği ne böceği ne de bunların üzerine yağdırılan yağmuru, karı; hiçbirini sevmediler, sevemediler. Katılaşmış yüreklerini ne yağmurlar yumuşatabildi ne de gözyaşları. Bir kere olsun yaratılanı yaratan aşkına sevmediler. Kendileri dışında nefes alan her canlıdan nefret ettiler. Ne günahı bildiler ne bir hayra sebep oldular. Nasırlaşmış yüreklerinden merhameti çıkartıp, yaptıkları haksızlıklar için bir kez bile pişman olmadılar. Yaptıkları en iyi şey, haktan adaletten bahsedip haksızlık yapmak oldu. Beyler; dünya malı için her yolu denediniz, her türlü haksızlığı yaptınız da bir defa olsun insan olmayı denediniz mi?
İnsan neyse odur! Nasıl görünüyorsa öyle olmalı. Güçlü olup da zayıf görünmek, zayıflığını güçlü göstermek gibi durumlar içerisine girmemeli. Hele de yaşı kemale ermiş, bir hayli mesafe kat etmiş bizim gibilerin olduğundan farklı görünmeye çalışması çocukları bile kendine güldürür.
Ben ne çok güçlü ne de zayıfım. Orta bir yerlere koyarım kendimi. Hayat bana ne tozpembedir ne tamamen siyah ne tamamen yeşil? Rüyalarımın siyah beyazı da vardır gökkuşağı renginde olanı da. Gerçeklerim de öyle. Bazen bir çocuk çıkar içimden yaramaz mı yaramaz kırar döker ortalığı. Bazen de kendime bile açıklayamayacağım kadar yorgun ve olgun bir adam olurum. Öğüt verir, fikir verir, ders veririm. Zor adam mıyım, bilmem? Kimilerine göre ideal eş, kimilerine göre çekilmez aksi mi aksi? “Elin iyisi, evin delisi diyenler bile vardır hakkımda.” Bazen, cesur biriyim; öyle ki bir an tüm bağlarımı koparıp gitme cesareti bulurum kendimde. Ama bir de nereye gideceğimi bilsem? “Keşke gidecek bir yerim olsaydı, her halde giderdim” derim.
Gün olur sabahtan akşama kadar okur-yazar, konuşurum. Bazı gün gelir ağzımı bıçak açmaz. Ne duygularım biter ne hasretim ne baharım ne yazım? Ne yüreğimdeki yangın söner ne fırtınalar diner ne de içimdeki baharlar biter? Kimine göre hayatım hep mavi-yeşil; kimine göre hep dört mevsim.
Bu dünya durağında kaldıkça hayat sayfama yeni öyküler katamıyorsam, kalp coğrafyamda uçuşan kuşların kanatları kırılmış, bedenim ve adımlarım yağmurun ritmine eşlik edemiyorsa, daha iyi yarınların hayalini kuramıyorsam; bu dünya durağında işim ne? Neden bu kadar bekleyeyim ki? Diyorum işte. Ben böyleyim işte, neysem oyum?
Ağaçlar, yıldızlar, güneş ve ay; bilumum mahlûkat arılar, böcekler, çiçekler insanlara çok şeyler öğretir. Onların öğrencisi olmak bir ayrıcalıktır. İnsanlardan uzaklaşıp doğaya yaklaşırken, bakış açımız değiştikçe onların aralarındaki nezaketi, hissiyatı, inceliği ve yaşamlarındaki derin gerçekleri gördükçe öğrenebileceğimiz onlarca, yüzlerce işaret ortaya çıkar. Ağaçlar büyürlerken, dalları birbirinin ışık ve hava sahasına girmemek üzere hassasiyetle yaklaşır, dallarını boşluklara uzatırlar, ötekinin yaşam hakkına tecavüz etmemek için. Bir ağaç çürümüş, hastalanmışsa diğerleri ona derhal müdahale edip hayatta kalmasına destek olurlar. Gün gelir bizler de aynı duruma düşebiliriz diye. Hayvanlar âleminin nasıl bir sistem içerisinde olduklarını bilmeyenimiz yoktur. Bizler, insanları ahlakları ve düşünceleri bizimle uyuşmadığı için terk etmiyor muyuz?
Merhametin, toleranslı olmanın kaybolduğu dünyamızda artık kendimize ait özelliklerimizi ormanlarda, hayvanlarda, çiçeklerde, böceklerde arıyoruz. Bir Alman yazar, “ormanlar, ruhların insan eli değmemiş bir manzarada süzülmesini isteyenlerin son sığınağıdır” demiş. Öğrencisi olduğumuz ağaçlar hayatta kalabilirlerse bu özellikleriyle keşfedilmeyi bekliyor. Gökyüzü, yıldızlar, güneş, ay teşekkür ederken bizimle göz göze gelmek istiyor. Lakin biz bunların öğreticilik yanını tamamen görmezden gelip, onları dünyevi ihtiraslarımız uğruna ortadan kaldırmak istiyoruz.
Dahası da var. Sokakta gördükçe yüzümüzü çevirdiğimiz onca ahlaksızlıkları, sapık ilişkileri akşam olunca, sabah kalkınca evimizde ailemizle dizi ve film olarak heyecanla izliyoruz. Onlara müptela olmuşuz. Normal olarak tasvip etmediğimiz, onaylamadığımız, bizlerden ırak olsun diyerek kapımızın önünden bile geçmesine müsaade etmeyeceğimiz zatları oyuncu, sanatçı diye sevip hayranlık duyduğumuz bir dönemde yaşıyor ve onlarla imtihan oluyoruz.
Namazın niyazın kötülüklerden alıkoymadığı, örtünün örtmediği, ilmin doğruyu göstermediği, nasihatin tesir etmediği, ölümden ibret alınmadığı, helalin tercih edilmeyip, haramdan beslenildiği, ama herkesin her şeyi bildiğini zannettiği bir çağda imtihan ediliyoruz. Kavimleri helak eden içki, kumar, zina, faiz, ırkçılık, eşcinsellik dâhil bütün günahların resmileştirildiği, reklamının yapıldığı modern bir cahiliye döneminde yaşıyoruz.
Verdiği sözde durmayan, aldığı borcu zamanında değil hiç ödemeyen, gıybet etmeyi meslek haline getirmiş, yüzüne güldüklerini arkasından çekinmeden çekiştiren, akrabalarıyla bağını koparmış, cemaatle dargın, Kur’an’dan zikirden uzak, ihale peşinde koşan koca koca adamların dava adamlığı yaptığı bir dönemde imtihan oluyoruz. Bir çoklarımızın hayatından sakalı ve başörtüsünü çıkardığımız zaman geriye Müslümanlık namına bir şeyin kalmayacağı bir zamanda yaşıyoruz. Allah’ımız, imtihanı verenlerden eylesin.
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi