Ener’in derdi ne para ne kadın ne de macera aramak. O sığınacak bir yürek arıyor. Anlık, günlük, asırlık, ömürlük ne istediğini bilmeden. Geçmişte ne yaşamış, gelecekte neler olacakmış önemsiz? Bu öyle bir şey ki, yağmur yağmaya başladığında nasıl düşünmeden etmeden bir korunağa sığınmak istenirse artık yağmur dinene kadar mı ölene kadar mı bilinmez, bir sığınak arıyor işte o anı düşünerek ıslanmamak için…
“Biri olsun, birileri değil… Bana günün aydınlık olduğunu söylesin, gecelerin o kadar da kötü olmadığını. Yüzümü düşürecek birileri değil, düşmüşse kaldıracak biri olsun. Biricik olsun. Hayatıma anlam katsın; ben de onu alıp yüreğime koyayım. Onunla ağlayıp güleyim, damarlarımda dolaşsın her daim. Yüreğimde kocaman bir çocuk olsun, yaramazlıklar yapsın, bazen sussun, bazen kırılsın, ama kırıldığını belli etmesin. Sıcaklığı eksilmesin. O da bende kocaman bir yürek olsun… Duygular konuşsun. Susarsak birlikte susup tutamadığım ellerini öpeyim, uzaktan canımı yakmış olsa da affedeyim, konuşursa dinleyeyim, derdine çare arayayım. Hayalse peşinden gideyim, rüya ise uyanmayayım gece boyu. Aklımdan çıkmayan, yanımda olmayan, ama yüreğimden olsun. Ruhum ona doymasın, bu aşkın tarifi de olmasın, kimsenin aklı almasın. Özletmesin, bekletmesin. Çünkü özlemeye gücüm, beklemeye zamanım yok. Olacaksa şimdi olsun. Sonrası ne olursa olsun?”
Sıcak yaz akşamlarının gökyüzünü bakır rengine döndürdüğü, kırlardan gelen bin bir çeşit insan, hayvan, kuş sesleri arasında karmakarışık ruh haliyle hayallerini toparlamaya çalıştığı o akşamlardan biri. Güneşten son bir tutam ışık huzmesi damlarda bacalar üzerinde can çekişirken, bahçedeki çiçekler havayı mis gibi kokulara boğuyordu. Fesleğenler, hanımeli, zakkumların kokulu pembe çiçekleri ve az sonra aralarına katılacak olan melisaların mis gibi insanı mest eden kokuları… Uzaktan tarlalarından evlerine dönen insanların mahiyetindeki traktörler, çapa makineleri homurtular çıkartarak çeşitli materyaller taşıyorlar evlerine. Ener de asmasının altına oturmuş doğal atmosferi içine çekiyor bir filim sahnesi gibi. Aynı sahneyi yeniden izleme şansı yok, lakin benzer olaylar üç ay boyunca yaşanır yıllardır bu ortamda. Zaman, insanlar ve araçlar değişse bile. Âlemin sarhoşluğundan ayılmaktan, rüyasından uyandırılmaktan korkarak bu ılık saatin sessizliğinde ruhen uyuyor, çocuk çığlıkları, büyüklerin kaba gürültüleri etki etmiyordu.
“Canı yansa bile ağlamak, sızlanmak yerine başını dik tutup dirençli olmayı becerebilmeli insan” dedi konuşur gibi. “Başına gelebilecek her kötü olayda kendine kızmak, ceza vermek yerine hayatı ve kendini dinlemeye çalışmalı. Unutmak da bir çare. Kötü olay her ne ise sil gitsin.” Dedi, sesi bu sefer daha yüksek çıkmıştı. “Unutmak, silmek kolay şeyler mi? Asla kolay değil. Ama bilinen bir şey de üzülmekle hiçbir sorunun halledilemeyeceği. Dün, aklıma bile getirmeyeceğim şeylerin bugün başıma gelmeyeceği, yarın daha güzel şeylerin olmayacağı ne malum? Bekle, çaba göster ve kaderinde olduğuna inanamayacağın günleri de gör. Önüne duvar çıkmışsa, onu yıkmayı dene; şayet yıkamıyorsan kendini parçalayacak değilsin. Önümde duvar var yıkamıyorum diye boyun eğmeyi de kabul etme… İnsanın içinde ışık yanmıyorsa yüzünün aydınlanması beklenir mi? Olmaz, çünkü bunu insan gecenin karanlığına baka baka öğreniyor” dedi, “hem nezaket diye de bir şey var. Nezaketli olunca bir şeylerin eksilmiyor; üstelik insana çok şeyler kazandırıyor” dedi kalktı usulca odasına çekildi.
Şilte ve yastığın tutuşmuş gibi alevler içerisinde vücuduna yapıştığını hissetti. Şilteyi atıp oturumuna geldi. Kalbinin çarpıntısından, başının zonklamasından başka duyduğu, hatırladığı bir şey kalmamıştı. Etrafı dinledi. Geçmişi geleceği şöyle gözlerinin önünden geçirdi… Koyun saymak pek yaptığı işlerden değildi, ama denemekten bir şey kaybetmem diyerekten onu da denedi. Nafile; kalkıp odanın içerisinde aşağı yukarı gezinmeye başladı. Sıcak su içerisine limon sıkıp içmeyi denedi. Yükselen tansiyonu için iyi gelen bu metot bu sefer de işe yaradı. Bir zaman sonra vücudunun gevşediğini, hafif bir titreme ile uyuşukluğa benzer bir rehavetin onu uykunun kollarına taşıdığını hissetti. Göz kapaklarının ağırlaşması, hafif bir dalış, tekrar uyanış ve arkasından yaşadığı olayla uzaktan yakından alakası olmayan, biraz kâbus, biraz da nahoş nitelikte kısa bir rüya. Uyandığında rüya olduğuna sevindi. Sabah olmak üzere, hafifliyor ve rahatlıyor.
Bu küçük yerleşim merkezindeki tüm yollar, yaya ya da arabayla olsun Üniversite meydanına, oradan da çarşı merkezine çıkıyor. Bakkallar, kafeler bu meydan etrafında toplanmış. Berberine kadar. Şadırvan, tekel bayi, turistik yapı Konstantin ve Elena Kilisesi de bu meydanda yer alıyor. Eski Kütüphane binası yüz yaşına merdiven dayamış, artık tanıyanı, emsali kalmamış; öksüz çocuk gibi boynu bükük, kapıları kapalı vaziyetinde ölümünü bekliyor gibi.
Gözümüzün önünde uzayıp giden uçsuz bucaksız bozkır, kupkuru dağlar, tepeler insanı sükûta zorladığı gibi yaşama sevinci de veriyor bir miktar. Mutlu bir çocukluğu olamayan yetişkinlerin sevilmek, takdir edilmek ihtiyaçları hiç bitmez. Bu açlıklarını gidermeleri artan bir iştahla ömürlerinin sonuna kadar devam eder. Küçük de olsa sevgi barındıran davranış ve sözlerden aşırı mutlu olmaları bu yüzdendir. Bilhassa karşı cins tarafından takdir ve taltif edilmek isterler… Ener bu zaafının farkındadır, lakin zayıflık işte, gücünün üzerindeki bir ağırlığı haltercinin kaldıramayacağı gibi o da bu sorununun üstesinden gelemiyordu. Kişiliği o yönde oturmuş olduğundan değiştirmek mümkün görünmüyordu. Köyde doğup büyüyenlerin yarıdan çoğunda görülen bu zaaf, yetişkin olduklarında karşılarına sorun olarak çıkabildiği gibi, bastırılmış duygular olarak bilinçaltında pusu kurup beklemekte de olabiliyor, zamanı gelince ortaya çıkmak için. Sadece sevilme, takdir edilme duygusu olsa neyse; seri katil olmaya, intihar etmeye kadar gidebilecek kişilik bozukluklarının ana nedeni bile bilinçaltı olayları denebilir. Ener’in zaafı ve kuşkuculuğu bunların yanında belki de en hafif olanı. Çok mutlu bir çocukluk geçirmiş sayılmazdı. Bütün bunlara rağmen kadın en zayıf noktasıydı. Para, mal mülk bir yana bunu var olmanın bir ihtiyacı olarak görür, tek mağlup olacağı gücün de kadın olduğunun farkındadır. Onların yanındayken hissiz, duygusuz ihtirassız biri, yalnız kaldığı zamanlarda ise aklına söz geçiremeyen, hayallerini onlarla kuran bir profil çizer. Bazı konulardaki başarısızlıklarını bile bu zaafına bağladığı vakidir. Kadınlardan iltifat gördüğü olmuştur lakin hiçbir kadından sevildiğine dair bir işaret almamıştır. “Benden hoşlanıyorlar, güveniyorlar, ama sevmiyorlar. Ben onlara çok asabi ya da ukala bir tesir mi yapıyorum” diye kendini hesaba çektiği olur?
İşi gücü bırakması, hal ve tavırlarındaki tutarsızlıklar, asabi oluşu ailesi tarafından endişeyle izlenmektedir. Hanımı ve çocukları tarafından bazı yaptırımlara maruz bırakılmaktadır. Bu durumu kendisinin istenmediği şeklinde yorumlayan Ener, otoritesini kaybetmemek adına tedbirler alır. Bir şarkıyı yeniden baştan alıp dinlemek gibi, aynı sözleri bir daha bir daha söylüyor, aklından geçiriyor ya da farkında olmadan konuşuyordu. “Bu zaaf sadece bana özel bir durum mu? Geri zekâlı mıyım ben? Her olaya iyi tarafından bakan sadece ben miyim? Sanki herkesin bütün işleri yolunda, bütün dilekleri gerçekleşiyor da bir benimki mi bozuk? Bir benim isteklerim mi gerçekleşmiyor? Kızgın olmak, ağlamak, haykırmak, isyan etmek çözüm değil ki içimdeki sıkıntıdan kurtulmak için. Bunları biliyorum, biliyorum ve sakin oluyorum” diyor, derin bir nefes alıp herhangi sorunsuz biri gibi olmaya çalışıyor yeniden.
“Biliyorum, sonu yok bu hayatın, gelmişi geçmişi de yok. Sadece bugünü var. Yanına kadar gideceksen durma. Şayet vardıktan sonra bir adım daha atamayacaksan, o zaman da hiç başlama. Hem kendine hem bekleyene yazık edersin. Kendini bir kaya oyuğuna hapsedip etrafında dolaşıp duracağına, tepeye tırmanmaya çalış. Dünyaya merhaba de. Aradığın düşü gerçekleştirmek için fırsatı değerlendir. Âşık olmaktan da korkma. Ayakları yerden kesen, taşı yumuşak, buzu sıcak kılan aşk değil mi? Hele bir cananınla tanış; bak o zaman nasıl güller, gül rengi hayaller uçuşacak etrafında…
“Anlat” dedi kendi kendine “hayal et daha çok anlat.” “Nasıl hoşuna gidiyor mu bu anlattıklarım?” dedi cevaben. “Evet, çok; elimden gelse seninle yüz bin kilometre yol giderim” dedi. Durdu, hayalinin sesini dinledi. “İyi ama o kadar yola benzin dayanır mı?” “Olsun” dedi “gitmesek de gidiyormuş gibi yaparız.”
Hiç kimseyle yarış halinde değilsin. Kimseden daha akıllı da olamazsın, kimseden daha güzel, daha yakışıklı da değilsin. Bu iddiasız halinle mütevazı hayatının bir parçası olarak yaşa, günü geldiğinde olan olur kalan kalır. Kiminin gözyaşı, kiminin yaralı kalbi, kiminin yıkılan hayalleri, kimilerinin de kırılmış kolu kanadı. Çünkü ebedi olmayan hayatın umutlarının çoğu, zamanla yok olur gider. Sonunda öyle bir yere gelinir ki hiçbir şeyin adı yoktur; yürek yüreğe kalır insan o yok olan hayatının içinde. Çoğu zaman da yalnız, kimsesiz…
Hem iyiler de var bu dünyada. Ne veliler, âlimler, evliyalar geldi geçti bu diyarlardan. Belki bir gün Mevlana’nın ellerine benzer bir el başını okşar, Yunus gibi bir yaren çıkar karşına. Yeryüzünü iyiliğin olmadığı bir yer olarak düşünme. Kimseyle yarışmaya kalkma. Bırak herkes yarışının birincisi olsun. İnsanlığın iyiliğine çalış, barışın göz bebeği, insanlığın eli ayağı ol… Düşüncen konuşmana, konuşman hareketine, hareketin kaderine yansır. Güzel düşün, güzel yaşa… Ya! Ne çok üzdün kendini bu aralar? Bir tane canın var topu topu. Azrail’le arkadaş olsan, çarpıp toplasan, bölüp çıkarsan da en fazla insana bahşedilen ömür yetmiş seksen yıl. O da takdir edilmişse. O halde bırak gamı kederi. Çık girdiğin mağaradan, kovuklardan, köşelerden. Bil ki bugün dünden daha güçlüsün…”
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi