NEYİM VAR

Kime sorulduğuna bağlı. Veya ne maksatla sorulduğuna. Hastaya sorsan sayar da sayar. Züğürde sorsan “hiçbir şeyim yok” der. Zengine sorsan parasını katlarını yatlarını saymaya başlar. Bana sorarlarsa “neyin var?” diye, söyleyeyim;

“Hiçbir şeyim yok.” Aslında var. Benim kafamda başkalarıyla iletişim kurabileceğim yarım milyona yakın Türkçe, Osmanlıca, Arapça sözcük var. Almanca, İngilizce kelimeleri de eklersek sayı daha da artar. Mesleğimle alakalı olsun olmasın okuduğumuz derslerden aklımda kalan binlerce bilgi belge var. Doğduktan bu yana öğreniyorum. Çocukluğum var, gençliğim, meslek hayatım. Emeklilikte şimdiye kadar geçen yirmi beş yılım var. Bu varlarımın bir kısmını hali hazırda kullanıyor, bir bölümünü de yedekte tutuyorum yeri geldiğinde kullanmak üzere. Eh!  Unuttuklarımız da vardır haliyle. Tecrübelerim var. Aklım, fikrim mantığım var doğru karar vermemde bana yardımcı olan. İlla doğru olması gerekmiyor ki, varsın yanlış olanları da olsun. Netice olarak benim kararlarım.

Duygularım var; her ortama göre değişen. Bazen romantik, bazen hüzünlü, bazen hırçın, bazen de kızgın olabiliyorum. Ama daha çok uysal, sakin görünümlü biriyim. Siyasetle uğraştığım dönemlerde komisyon arkadaşlarıyla Orman Müdürünün yaptığı çalışmaları yerinde görmeye araziye gitmiştik. Büyük iş makinesi taşlık, kayalık bir araziyi ağaç dikilecek şekilde taraçalar haline getirmeye çalışıyor. Müdürleri başlarında tarif ediyor ya da çalışmaları izliyor. İki de artık personel mi, yoksa tutulan işçi mi bilmiyorum makinenin arkasında dikiliyorlar. Arkadaş dedi ki;

“Hey Müdür!” Aynen böyle; “Müdür; şu boş duranların eline kazmayı küreği ver fidan çukurlarını kazsınlar. Buraya dikilmeye mi geldiler?” Müdür izah etmeye çalışıyor, bizimki ha bire üstüne gidiyor. Şöyle böyle derken neredeyse birbirleriyle kavga etme derecesine geldiler. O zamana kadar hiç sesimi çıkartmadım. Baktım vuruşacaklar, aralarına girdim, arkadaşa;

“Yahu, sana ne, bırak adam işini yapsın? Ona nasıl yapacağını sen mi öğreteceksin?” Sonrası ağzıma ne geldiyse söyledim. Sinirlendim yani. Büroya geldiğimizde diğer arkadaşlar durumu bir cümleyle anlatıverdiler “Nejat Hoca bile dayanamadı” Hımm! Demek önemli bir şeyler olmuş…

Tamam, bunlar az çok herkeste var. Benim başkalarından farklı olarak bazı özelliklerimin olduğunu biliyorum. Bunlar iyi mi kötü mü bilmem? Ama öyle; öyleymiş. Doğup da birkaç aylık olduktan sonra gözlerimin sürmeli olduğunun farkına varmışlar. Doğduğumda gözlerime kadar inen dört beş santim saçım varmış. Hatırladığımda üç, dört yaşlarımda, gelinler, kızlar gözlerime bakarlardı. “Gözlerine sürme mi çektiniz?” diye sorarlardı. “Anadan sürmeli” denirdi bu duruma. “Kız olsaymış, pek güzel olurmuş” derlerdi. Saçlarımla kaşlarım arasında hiç mesafe yok gibiydi. “Alnı dar” derlerdi onun için de. Esas özelliğim başımın arka kısmında yani saçların birleşim kısmında doğuştan yıldıza benzer derinin altında bir çatlağın olmasıydı. Sıkça oraya dokunduklarını hatırlarım. “Bak, bak elime değiyor, üç köşeli yıldız gibi.” Sırt üstü yattığım zaman da orası ceviz büyüklüğünde şişermiş. Ayağa kalkınca bir şey yok tabi. Bu hal, okul çağlarımda kendiliğinden geçti.

Sekiz aylıkken yürüyüp, bir yaşında konuştuğumu söylerler. Yürümüşüm ama akabinde hastalandığım için yürümem gerilemiş, bir yaşıma kadar da yürümemişim. Ağzım çok küçükmüş; bu üç aylıkken çekilmiş fotoğrafımdan da belli. Mama kaşığını ağzıma zor sokarlarmış.

Doğrusunu söylemem gerekirse, ortaokula giderken bile çokça yatağımızı ıslatırdık. Ben de kardeşim de çok utanırdık; annem bunu başkalarının yanında söylemese diye adeta yalvarırdık. Ama annem bu hiç durabilir mi, bir tellala vermediği kalırdı. Hele arkadaşların arasında duyulacak diye ödümüz kopardı. Alay konusu olurduk şüphesiz. Lakin bir biz değildik demek ki, çoğumuz aynı. Akşama kadar çamurda, yağmurda, karda çıplak ayak gezen bizler, gece olunca da kaçırırdık. Tedavisi varmış o zamanlarda da. Ama doktora götürmek nerde bizde? Kardeşime karga eti yedirdiler bu amaçla. Denenmedik yol kalmadı zannımca…

Evimizin avlusunda oynarken hatırladığım bir mevzu. Annem üç, dört yaşlarındaydın diyor. Caminin küçük minaresinden salâ verilmeye başladı. Evimizin karşısı cami. Hoparlör falan yok tabi. Ben şöyle diyormuşum, “Allah, Allah bugün cuma da değil. Kim öldü acaba?” Dedem beni kucağına alıp içeri götürmüş, avludaki komşu kadınlar göz değmesinler diye. Bu iki cümleyi kurabilmek için, ezanla salâyı ayırt edebilmek, cumaları ve ölenler için salâ verildiğini bilmek ve de günlerden cuma olmadığını bilmek gerekiyor. Takvim, saat, bunların adı bile yokken. Dört yaşındaki bir çocuk için çok şeyler bunlar. Yani öyle de akıllıymışım.

Ellerimi avuçlarım aşağı gelecek şekilde ileri uzattığımda herkesinki gibi parmaklarım geriye doğru kıvrılmıyor. Dümdüz ya da biraz daha aşağı bakıyor. Başkalarınınkinin hatalı olduğunu düşünürdüm. Çünkü annemin, babamınki de öyleydi.

Bir fiziksel farklılığım da kulak memelerim. Dayılarımın ki gibi üst çeneye yapışık. Kulak yumuşağının hacmi gayet küçük. Bunun yıllarca farkına varmadım bile. Ta Öğretmen Okulundaki bir arkadaş kendi kulağını da göstererek “sen de benim gibi kedimen kulaklısın” diyene kadar. Bu durum belki bin kişi de bir ya da iki olur.

Asabi görünüşlü idim. Kaşlarım hep çatık dururmuş. Bunu bütün fotoğraflarımda görmek mümkün. Aynaya baktığım zaman kendim de görürüm. Lakin hiç öyle duruyormuşum gibi hissetmem. Omuzlarım geniş, boynum kısaymış. O yüzden otururken daha iri, ayağa kalkınca kısa kalırmışım. Bunu da yine öğretmen okulunda Mehmet Kır Hocamız ifade etmişti. Okulun ilk açıldığı günlerdi. Sıralara rast gele oturmuştuk. Onun dersi fizik dersiydi, bana “sen arkadaki arkadaşınla yer değiş” diye iki sıra arkayı gösterdi. Ayağa kalktım, kitaplarımı almak için uzanırken, “otur otur, o kadar da iri değilmişsin. Omuzlarına baktım koca adam sandım seni” dedi.

Daha başka farklılıklarım var mı diye düşünüyorum da galiba fiziksel olarak kalmadı? Lakin huy hus olarak başkalarına yüzde doksan benzemem. İyi olanı da çoktur bana göre, kendime zararı olanı da. Bunları nasıl anlatsam bilemiyorum; utangaç, çekingen biri olduğum kesin. Toplum içerisinde konuşmak yerine susmayı tercih ederim. Bana bir şey sorulmadan, bir şey istenmeden kendiliğimden pek müdahil olmam. Duruşum söylediğim gibi sert görünüşlüdür. Ama hiç öyle hissetmem. Öğretmen okulunda bir öğretmen vardı. Adı Avni, soyadı Akyüz’dü galiba. Allah selamet versin. Görünüşüne bakarsanız asabi, öğrencilerin korkacağı yüz hatlarına sahipti. Ama konuşmaya başladığında “yavrum, kuzum” diye mülayim, bir o kadar da öğrencilere iyi davranırdı… Ona benzetiyorum kendimi şimdilerde. Ama en yakınımdaki birilerinin söylediği gibi, “elin iyisi, evin delisi” yaftasını da kabul etmiyorum.

Bir arkadaş benden için “on parmağında on beş marifeti var” diye bahsetmişti benim yanımda bir başkasına. “Neymiş onlar diye sorduğumda?”

“Siyaset, ticaret, diyanet, felaket, melanet, selamet, feraset, keramet…” Hakikaten on beşe yakın saydı ve açıkladı. “Siyaset yapmışsın, dükkân açıp ticaretle uğraşmışsın. Bir imamın bileceği kadar Kur’an ezber yapmışsın, namaz kıldırıyor, yerine göre kamet getiriyorsun. Saz çalıp türkü söylüyorsun. Başka enstrümanlar da çalıyormuşsun? Tavla, okey oyunlarını iyi biliyorsun, tahmin gücün fazla. Olayları değerlendirirken en olumsuz şekliyle ele alıyorsun.”

“Ee! Başka, bitti mi?”

“Denize girip yüzüyorsun, avcısın uçan kaçan elinden kurtulmuyor, ehliyetin var, memurluk yaptın, amirlik yaptın, çiftçilik, pazarcılık, aşçılık yapıyorsun her daim. Tamirat tadilat işleri. Elektrik, su işlerinden anlıyorsun. Ekim, dikim, bahçe işleri ona keza. Bunlar hep artıların. Çoğu insan bilmez. Bak ben, elma ile ayva ağacını birbirinden ayırt edemem bile… Ama senin hayatında heyecan yok. Ot gibi yaşıyorsun. Hayattan zevk almayı bilmiyorsun.”

“O da senin düşüncen. Zevkler, renkler tartışılmazmış. Bunlar hayatın zorladıkları. Ama yapamadıklarım da var en az bunlar kadar” dedim.

“Mesela…”

“Mesela, spor oyunları. Çocukluğumuzda biraz futbol oynadık, ama onlara merakım yok mesela. Seyretmesini severim, lakin takım tutmuşluğum, fanatikliğim yok. İçkim yok, sigaram yok, kumarım yok, uyuşturucuyu görsem bile tanımam. Yalakalığım yok, dedikodu yapmaktan nefret ederim. Yalanım, yeminim yok. Küfür bilmem. Yanımda birisi küfretse benim yüzüm kızarır…”

“Bayağı eksiklerin varmış.”

“Bak sana kısa bir hikâye anlatayım. Adamın birinin çocuğu olmuyormuş. Doktorlara gitmiş, hocalara gitmiş, adaklar adamış; yapılacak ne varsa hepsini yapmış fakat olmamış. Adam yetmişli yaşlara dayanmış, hanımı da öyle tabi. Son bir adakta daha bulunmuş. “Yeminle söylüyorum eğer çocuğum olursa minareye eşek çıkartacağım” demiş. Olacak bu ya bu sefer de olmuş. Hem de nur topu gibi bir oğlan. Adam başlamış kara kara düşünmeye. Hocalara danışmış, müftüye sormuş “çaren yok, yemin de etmişsin çıkartacaksın” demişler.

Çocuk büyüdükçe adamın sıkıntısı da büyümüş. Böyle düşünceli bir şekilde giderken bir Bektaşi’ye rastlamış. Sormuş; “Ne düşünürsün böyle, söyle ki çaresi olsun?” Adam hiç bakmamış bile. Hani hocalar, müftüler çare bulamadılar da sen mi bulacaksın? Diyerekten. Bektaşi ısrar edince, olduğu gibi anlatmış. Bektaşi bazı sorular sormaya başlamış,

“Sen içki içer misin?” Adam, “yoo” demiş “ağzıma bile koymam.”

“Peki, kumar, hovardalık böyle şeylerin var mı? Harama uçkur çözdün mü”? Adam onlara da,

“Yok, haşa sümme haşa” der. Bektaşi,

“Öyleyse, sen çık in yeminin yerine gelir” demiş.

Yani aynen benim gibi. Senin söylediğin gibi olsun. Anladın değil mi?”

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir