“Beni yalnızlaştıran” diye başlıyor anlatmaya, “sevgilimden ayrılışım, sevdiklerimin ölümü vs. değil. Kimseden ayrılmış değilim. Zaten sevgilim de yok. (Gerçekten yok mu? Bir zamanlar vardı galiba) Parasız pulsuz da değilim. Malımı mülkümü kaybetmiş iflas etmiş halim de yok.
Benim yalnızlığa kaçışım boş vermişlik, devamlı kuralları değişen hayatın oyunlarına ayak uyduramayışım. Etrafımda kalan başta ailem ve birkaç bildik tanıdığın bana bakışı. Yok sayılışım, önemsenmeyişim. İçimde birikenleri anlatamayışım. En azından ben öyle hissediyorum. Yok! Paylaşabileceğim, kendimi anlatabileceğim, beni anlayabilecek kapasitede kimse yok. Kendimi daldan düşmesi beklenen armuda benzetmeye başladım. Bir düşsem hemen bölüşüverecekler. Kimse öpüp başına koyacak değil, üzülmezler de. Hatta için için oh çekenler bile olur. Zor geliyor işte, ayak uyduramıyorum dedim ya. Akıbetimi bekler bir haldeyim.
Hiç mi dostun ahbabın yok? Var elbet, ama uzaktalar. Her biri bir yerde. En az otuz kırk yıllık geçmişimiz var. Çocukluktan, okullardan, meslekten arkadaşlarım. Birçok var. Hepsi güvenilir. Hatta birkaçını kaybettik bile. Lakin irtibatlar telefonla, mesajla. Nasılsın iyi misinden öte geçmiyor? Yüz yüze görüştüğümüz, ailece ziyarete gidip deldiğimiz de oluyor uzak olsalar dahi. Amma velakin beni anlayabilecek var mı içlerinde orası şüpheli? Geçim derdi, başa gelen hastalıklar, çoluk çocuğun derdi, memleketin ahvali. Hepimizi arayış içerisine soktu. Sırtımızda zor taşınır yük haline geldi.
Para herkesi bozdu. Bir an önce zengin olmak için onurunu, şerefini satan insanların arasından, gerçek insanlara ulaşmak o kadar zor ki, kaybolmuş bir hazineyi bulmak gibi bir şey. Samanlıkta iğne aramak daha kolay. O insanı bulmuşsan bu dünyanın cennetindesin demektir. Bana bu dünyanın cenneti neresidir diye sorsalar, bir insanı çıkarsız, beklentisiz seven bir insanın kalbidir derim? Öyle bir kalbin içinde olabilseydim onu asla kaybetmek istemezdim. Gülelim mi ağlayalım mı halimize?
Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare varmış. Büyücünün biri farenin bu haline acımış ve onu bir kediye dönüştürmüş. Fare kedi olmaktan mutlu olacağı yerde bu sefer köpekten korkmaya başlamış. Büyücü, bu kez onu köpekten korkmasın diye bir kaplana dönüştür-müş. Kaplan olan fare sevinip mutlu olacağı yerde bu sefer de avcıdan korkmaya başlamış.
Büyücü bakar ki ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline döndürür ve der ki; “sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.”
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:
“İnsanların çoğu sevmekten korkar, kaybetmekten korktuğu için. Düşünmekten korkar, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkar, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkar, yaşının kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkar, dünyaya iyi bir şey veremediği için. Ve ölmekten korkar, aslında yaşamayı bilmediği için.”
Şeyh Edebali’nin de çok güzel bir duası var “insana rast gelesin. Alim olana, güzel olana, doğru olana, hakkı bilene, hakkı uygulayana, hakka uyana, iyilikten gelene, kötülükten dönene, kalbiyle sevene, aklıyla görene, adam gibi adam olana, kadın gibi kadın olanlara rast gelesin.” Bize de bu duaya “âmin” demek düşer. Amiiin…
Psikologlar görüş birliğiyle diyorlar ki;
Eğer bir insan çok fazla gülüyorsa, hatta saçma sapan şeylere gülüyorsa; o insan içten içe büyük yalnızlık çekiyordur. Eğer bir insan çok fazla uyuyor ise; büyük ihtimalle üzgündür, hüzünlüdür. Eğer bir insan az konuşuyorsa, konuştuğunda ise hızlı konuşuyorsa; o sır saklayacak biridir ve ona güvenebilirsiniz. Bir insan ağlayamıyorsa; o çok zayıf bir kişiliğe sahiptir. Eğer bir kişi anormal bir biçimde yemek yiyorsa; büyük ihtimalle çok gergin ve stresli bir haldedir. Eğer bir kişi ufak şeyler için bile ağlıyorsa ya çok yumuşak kalplidir ya da masum olmasına rağmen suçlanıyordur. Eğer bir insan her şeye çok çabuk sinirleniyorsa; o insanın sevgiye ihtiyacı vardır.
Lütfen önce kendimizi tanıyıp sonra da insanları anlamaya çalışalım…
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi