ANNEMİN ÖLÜMÜ

 

Bugün üçüncü gün. Taziyelerle meşgulüz. Eksik olmasınlar annemin ve bizlerin sevenlerimiz çoktur. Allah eksikliklerini göstermesin. Evimiz dolup taşıyor. Üzgün olanlar, ağlayanlar var. Saat gecenin on bir on ikisine kadar dolup boşalıyor evimizin içi, avlusu…

Bu senenin başlarında başladı annemin şikayetleri. Kendine yetiyordu yıllardır. İlaçlarını, pazar alışverişlerini yine ben yapıyordum da yemeğini ve diğer işlerini iki artı bir dairesinde kendisi hallediyordu. Mutluydu anlattığına göre. Kombili, kutu gibi daire sıcacık, hemen karşısında çok sevdiği kuzeni oturuyor, her gün gidip gelmeleri eksik olmuyordu. Şöyle derdi “her şey kolaylaştı, güzelleşti, ama geç kalmışız.”

Dört sene bitti bu eve geleli derdi. Olay, Kurban Bayramından sonra başladı. Hareketlerinde kısıtlama, baş dönmeleri, iştahsızlık… Az yerdi lakin çabuk acıkır, bir lokma ekmek arasına peynir ya da benzer şeylerle midesinin üzgünlüğünü giderirdi. Hanımı da getirdim. O pişirdi, ortalığı derleyip toparladı. Bir müddet böyle devam ettik. Nefes almakta güçlük çekmeye başladığında hastane aciline sevk edildi, evde sağlık hizmeti veren doktoru tarafından. Bir gün yoğun bakımdan sonra servise çıkardılar. Dört günlük hastane tedavisinden sonra bizim yapacağımız bir şey yok diyerek taburcu ettiler. Lakin hastamızın durumu geldiği günden çok daha farklı değildi. Doktorun ve hemşirenin Göğüs Hastalıkları doktoruna götürün tavsiyesi üzerine hastaneden eve uğratmadan Versa Hastanesine Göğüs Hastalıkları doktoruna emanet ettik.

Birgün sonrasına haber geldi. Böbrekler işlevini yavaşlatmış, önce kanın üreden temizlenmesi, sonrasında akciğerlerdeki suyun kurutulması gerekiyor diye. Saat on altı otuza yetiştirelim diyerek apar topar Nefrolojiye (Nevşehir Devlet Hastanesi) yetiştirdik. Muayeneden sonra dört gün de orada tedavi gördü. Tabi olarak başında refakatçı kalınıyor, bizler de her gün gelip gidip ziyaretinde bulunuyorduk. Taburcu olduğunda durumu daha iyiydi. Umutlandık, yine başındaydık, ama lavabosuna gidip geliyor, yemekte bize eşlik edebiliyordu. Ben ve eşim ihtiyaçları karşılıyorduk. Kurban Bayramından sonra İstanbul’a dönen kardeşim ve eşi temmuz ayının yedisi gibi geldiler. Gelmelerini bilhassa annem istemişti. Bir hafta kadar sonra yengemiz bir zorunluktan dolayı tekrar İstanbul’a döndü. Kardeşim ben ve eşim kaldık.

Bu arada annemin hareketleri iyice kısıtlandı. Yataktan çıkamaz hale kendini bıraktı. Lavabosuna gidemez, yatağında kendisini dahi kontrol edemez hale geldi. İhtiyaçlarını biz karşılıyorduk. Tabi olarak bu arada gelip giden ziyaretçiler çok oluyordu. Onlarla da ayrıca ilgilenmek gerekiyordu.

Temmuz ayının yirmi dokuzunda çarşamba günü yeniden ambulansla Ürgüp Devlet Hastanesi acil servisine götürdük. Üç gündür bir lokma bir şey yese çıkarıyordu. Sadece birkaç yudum su içebiliyor, nefes darlığı çekiyordu. İshal durumu da hasıl olmuştu. Doktorlar, Palyatif kliniğine yatırılmasını uygun buldular. Üç ağustos pazartesi günü durumunda bir değişiklik olmamıştı. Buna rağmen yapabilecekleri bir şeyin kalmadığını götürmemiz gerektiğini söylediler. Biz kardeşimle yoğun bakıma alınması hususunda ısrarcı olduk. Çünkü, o halde eve götürmek pek akılcı görünmedi.

Salı günü sabahı gelen telefon hastamızın ambulansla Nevşehir Devlet Hastanesi Anestezi Yoğun Bakımına Havale edildiği yönündeydi. Nevşehir’e gittiğimizde makinelere bağlanmış vaziyette gördük. Konuşmuyor, ama gözlerini kırpıştırdığını gözledim. Doktoru, diyalize bağlandığını, kalbe fazla yük bindiği için akciğerlerin yeniden su topladığını, tedaviye devam edeceklerini söyledi.

Umutluyduk. Diyaliz, kanını temizleyip bacaklarındaki şişliği giderecek, verilen ilaçlarla da ciğerlerdeki su kuruyacaktı. Yoğun bakıma birinci dereceden yakınlarından başkalarını almıyorlardı. Çarşamba günü kardeşim saat on dörtte görüşmek için gitti. Doktorun söylediği, “diyalizi kaldıramadı, makineden çıkardık. Her an haber bekleyin” yönünde olmuş.

Haber, Perşembe sah saat beş buçukta geldi. “Hastanızın kalbi durdu. Doktorlarımız döndürmeye çalışıyorlar. Size haber vereceğiz” şeklinde oldu. Aynı gece kardeşimin eşi de uçakla geldi. Hep birlikte hastaneye gittik. Bizi karşılayan ilgili, elimize bir tomar kâğıt tutuşturdu. “Hastayı kaybettik. Başınız sağ olsun. Bu belgeleriniz. Ben yarım saate kadar hastayı hazırlayacağım. Morgdan bu kâğıdı göstererek teslim alabilirsiniz.”

Seksen sekiz yıllık ömür, perşembe günü saat 06.10 da sona ermişti.

Biz cenazeyi Ürgüp’e götürüp orada yıkanıp kefenlenmesini, köy mezarlığına da defnedilmesini planlıyorduk. Çünkü annem sağlığında defalarca söylemişti. Fakat saat daha çok erkendi. Organize olmak gerekiyordu. Çocuklara haber ettim. Önce Ürgüp’te ikamet eden büyük oğlum Doğan’a, Belediyeden cenaze aracını tahsis ettirmeyi ve gasil hanenin hazır edilmesini sağlamak için görevliyi aramasını tembihledim. Ortanca oğlum ilçede sela ve ilan verilmesi işleriyle meşgul olurken, küçük oğlum Ahmet’i de köyde mezar ve defin işlerini ayarlamakla görevlendirdim.

Öğle vaktine defnedilecek diye ilana yazdırdık. Çünkü yaz günü, hava sıcak. Üstelik bekletmemiz gereken bir durum da yoktu. Olması gerekenler aksaksız yerine getirildi. Cenaze bütün aile kadınlarının iştirakiyle yıkandı kefenlendi. Saat on bir itibarıyla hazır hale getirildi. Aynı araçla Mustafapaşa taziye evine getirildi. Öğle namazına müteakip Yeni Mahalle Aile mezarlığına defnedildi. Vasiyeti üzerine cemaate pide ikramında bulunuldu.

Şu anda taziyeleri kabul ediyoruz. Allah Rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Bir koca çınar daha devrini tamamlayıp rabbine kavuştu. Allah geride kalanlara hayırlı, sağlıklı ömürler nasip etsin, imandan ayırmasın. 08.08. 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir