Öğle camisinden çıktım. Sağa sola bakınırken tanıdık bir arkadaş elini uzattı. “Allah kabul etsin” diyerek. Ayaküstü hâl hatır sorduk. Kısa da olsa memleket ahvalinden bahsettik.
“Vaktin varsa, şurada bir terzi abimiz var. Hoş sohbettir. Onun dükkanına gidelim. Ben oraya takılırım çok zaman” dedi.
“Ben, esnaf yanına takılmayı pek sevmem, doğru da bulmam. Sen git” dedim. Koluma girdi,
“Bu öyle birisi değil. Sen de tanırsın Terzi, H….. “
Birlikte yürüdük. İlçenin en eski esnaflarından, ama küçülmüş. Boş dükkanların ardiye olarak kullanıldığı eski sanayi sitesi içerisinde. On beş metre kare bir dükkân içerisine sıkışıp kalmış. Pantolon paçası falan yapıyor her halde. Bizi karşıladı. Hemen tüp üzerine çaydanlığı koydu. Demliğini yıkadı, çayını attı. Bir taraftan da bizimle konuşuyor, beni daha iyi tanımaya çalışıyor falan filan. Arkadaş bu arada benimle sohbeti ilerletti. Bizim köydeki eskilerden ölenleri, onların çocuklarını sormaya başladı. Ben cevap veriyorum. Neredeyse biz de akraba çıktık arkadaşla. Annemin ikinci kuşak kuzenleri onun halası olurmuş falan. Yukarı mahalleden hem komşu hem de akraba. Annesi bizim köyden İlçenin başka bir köyüne gelin gitmiş, orada yurt edinmişler. Uzun uzun anlatıyor. Benim de çene düştü, her sözüne bir cevap yetiştiriyorum. O babasının adını söylemişse ben çocuklarını, hatta torunlarını bile sayıyorum. O tasdik ediyor. Bazen isimler yanlış oluyor düzeltiyoruz. Böyle koyu ve bize göre çok önemli bir muhabbete daldık. Terzi de bana göre artık çöp olmuş, atılması gereken bir ütüyü parçalarına ayırmış yapmaya mı yoksa daha çok bozmaya mı uğraşıp duruyor?
Kapının önüne beyaz bir araba durdu. İçinden çıkan belki yirmi yirmi beş yaşlarında bir genç,
“Abi, bu pantolonlar ütülenecek. Ne zaman alayım?” diyerek selamsız sabahsız daldı içeri. Terzi, tezgâhın üzerinde dağılmış vaziyetteki ütüyü gösterdi.
“Bak ütü bozuk. Onu tamir ediyorum. Hemen olmaz. Ütüleyince ben seni ararım gelir alırsın” dedi terzi H…
Bu arada arkadaşla konuşmamız devam ediyor. Fakat çocuk tam ikimizin ortasında duruyor. Birbirimizi görmemizi engelliyor. O da başını ve vücudunu iyice yana eğerek beni görmeye, ben de aynı şekilde onu görmeye çalışıyorum. Çocuk tam anlamıyla “yalı kazığı” gibi önümüzde. Ben gayri ihtiyari elimin tersiyle dokunarak birazcık yana çekilmesini işaret ettim. Önce hiç aldırmadı. Anlamadı galiba diye birazcık ileri gitmesini işaret ettim. Gencin cevabı sert bir şekilde,
“Biz de burada iş konuşuyoruz değil mi?” şeklinde oldu. Zaten konuşacak bir şey de kalmamıştı. Çıktı gitti. Arkadaşa, dedim ki,
“Biz ne yaşadık ya? Arkadaş bize bozuldu mu, niye öyle cevap verdi?”
“Bu gençler böyle işte, zamane” dedi.
Ben suçlandım. Esnaf dükkanına geldiğime pişman oldum. İşim olmadığı müddetçe esnaf yanına takılmamaya bu defa karar verdim. Abinin hoş değil hiç sohbetini dinleyemeden birer çay içip çıktık…
MEMET EMMİM NASIL?
Bizim köyde evler dağınıktır. Memet Emminin evi köyün ta öte başında. Emmi diyorum, ama kayınbabamın babası oluyor. Hasta olduğunu duydum. Kayınbabama sordum;
“Baba, emmim nasıl? Hasta diye duydum.”
“İyi iyi” dedi. “Kendi ihtiyacını görüyor.”
Uzak demedim, öğlenden sonra bir de ben göreyim diye evine kadar gittim. Ne evin etrafında ne de içinde Memet Emmimden başka kimseler yok. Emmim uyuyor. Baş ucuna kadar vardım hiç haberi olmadı. Yatağının ucundan kalınca bir ip, dışarıda ağaçtan ağaca bağlı olarak bir yerlere gidiyor. Bir anlam veremedim tabi.
“Emmi emmi! Diye seslendim. Zar zor gözlerini açtı. Halini hatırını sordum. Uyku semesi bir şeyler söylemeye çalıştı. Vaziyetini hiç beğenmedim. Fazla da kalmadım yanında geldim. Akşam üstü Kayınbabama;
“Yav sen babam iyi demedin mi, o nasıl iyilik öyle?”
“Oğlum iyi işte. Kendi ihtiyacını görüyor daha ne olsun?”
“O yatağına bağlı ip neyin nesi?”
“O ipe tutunarak helaya gidip ihtiyacını görüyor. Ya onu da yapamasa ne olacak? Ben başında beklemek zorunda kalacağım. Hiç değilse şimdi işimde çalışabiliyorum. Bu iyi bir şey.”
Söyleyecek laf bulamadım.
Anlatan; M. Hoca
Nevzat Turgut Resmi Web Sitesi